Sosyalist Kime Denir?

 

Sosyalist Kime Denir?

Bireycilik ve kapitalist özgürlük

Sosyalizm en kaba tabiriyle kapitalist sistemin karşıtıdır. Kapitalizm, bireysel mülkiyete dayalı bir sistem olduğuna göre sosyalizmin toplumsal mülkiyete dayalı bir sistem olması gerekir. Sosyalizm kelime anlamı olarak da zaten toplumculuk demektir.

Ancak insanoğlunun kapitalizmden sosyalizme uzanan mücadele pratiğine biraz daha yakından bakarsak, hangi aşamalardan geçtiğini görürsek, sanırız sosyalizmi daha doğru kavrayabiliriz.

Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde ve toplumsal sistemlerde insanın rolünü belirleyen toplumsal düzen içinde aldığı roldü. Ancak bu tür sistemlerde insanların rolleri birbiriyle o kadar aynıydı ki tek bir bütün halinde toplanabiliyordu.

Örneğin köleci sistemde köleler, feodal sistemde serfler bir bütünü işaret ediyordu. Bu bütün içerisinde yer alan insanların ise, teker teker, sadece insan olarak bir kimlikleri yoktu. Çünkü, düzen içerisinde insana değil kölelere ya da serflere yer vardı. Dolayısıyla insan özgürlüğü toplumsal sistem tarafından sınırlandırılmıştı.

Kapitalist sistem bu noktada kendinden önceki sistemlerden farklılaştı, daha doğrusu kendisini farklı olarak algılatmayı başardı. Kapitalizm, bireysel mülkiyete dayanan bir sistem olarak, daha önceki toplumsal sistem içinde sadece bütünün bir parçası olan ve ayrı kimliği bulunmayan bireyi ortaya çıkardı.

Kapitalizm bireyi ortaya çıkarırken son derece akıllıca bir yol izledi. Bireyi sınırlayan, bireyi kişisel özgürlükten alıkoyan sisteme karşı mücadele ediyordu ve bireyin özgürlüğünü amaçlıyordu.

Bu anlamıyla bireycilik, bir taraftan özgürlük, diğer taraftansa hümanizm örtüsü altına gizlenmişti. Ve o tür bir bireycilik, toplumcu yapının yıkıcısı olarak değil, feodal sistemin yıkıcısı olarak görülüyordu.

Batı dünyasında oluşan bu kapitalist dönüşüm, aynı zamanda kilise baskısına karşı da bir hareketti. Kilisenin kul olarak gördüğü insanlara artık birer birey kimliği veriliyordu. Böylece birey ya da insan, din karşısında da özgürleşiyordu.

Yarı birey: Küçük burjuva

Böylesi bir dönüşüm içinde özgürlük tanımı bireyle birleşti. Özgürlük ancak bireysel özgürlük olabilirdi, bireyin özgürlüğünü ön plana almak da hümanizmdi. O halde bireysel özgürlüğe karşı çıkışların yiyeceği damga çok açıktı; anti-hümanizm, özgürlük düşmanlığı.

Kapitalizm akıllıca bir yol izliyordu izlemesine ama toplumsal sistemin temeli üretim sistemiydi.

Kapitalist üretim sistemi bireyciliğe dayanıyordu ama bunun tek bir anlamı vardı; bireysel mülkiyet. Bireysel mülkiyete sahip olabilmek içinse toplumda kapitalizmin birey haline getirdiğini iddia ettiği geniş yığınların mülksüzleştirilmesi gerekiyordu. Kapitalizm bu mülksüzleştirme işini yaparken insanları bireyleştirmiyor proleterleştiriyordu aslında.

Kapitalistler henüz “eşitlik-özgürlük-kardeşlik” sloganlarını atıyorlardı ama toplum, tıpkı kapitalizmden önceki sistemler gibi, özgür olanlar ve tutsak olanlar olarak ikiye bölünmüştü bile. Bir yanda kapitalizmin özgür insanı olan burjuvalar diğer tarafta ise kapitalizmin tutsakları olan işçiler.

Peki bir kısım insanın işçiliğe mahkum edilmesi ne kadar hümanistçeydi?

Ya da bu insanların özgürlüklerinin bizzat sistem tarafından en başından ortadan kaldırılması ne anlama geliyordu?

Elbette kapitalistler ve onların ideologları bu soruları hiçbir zaman cevaplamadılar. Ancak, hümanizmi ve özgürlüğü yeraltına gömen kapitalistler, bir de utanmadan bu iki kavramı el üstünde tutarak insanları kandırıyordu.

İşte böylesi bir ideolojik propagandanın karşısına sosyalist çıkacaktı. Sosyalist, insanın özgürlüğünün ancak toplumsal sistemin sınırları içerisinde bir anlamı olduğunu ortaya koyarken, kapitalist üretim biçimi içinde insan özgürlüğünün sadece burjuvaların ayrıcalığı olduğunu ortaya koydu. Ancak burjuva sadece kendisine ait olan bu özgürlüğün aslında tüm toplum için geçerli olduğu propagandasını yapıyordu.

Fakat bu propagandayı yaparken değişik bir yardımcısı da vardı burjuvanın: Küçük burjuva.

Kapitalist sistem bir taraftan yığınsal üretime dayanıyordu. Bu ise kitle üretiminde üretici olacak kitlelere olan ihtiyaçtı. Daha önce birey olacağı vaat edilen işçiler işte bu kapitalist üretim çarkı içinde kitleleştiriliyordu.

Ancak bu üretim çarkının dönmesi için gerçekten bireylere de ihtiyaç vardı. Bu bireyler ise küçük burjuvalar olacaktı. Küçük burjuva fabrikanın mühendisiydi, revirdeki doktordu, fabrikanın avukatıydı, müdürüydü, muhasebicisiydi.

İşte bu yeni çark içinde en tepede gerçek birey, yani üretim aracının mülkiyetine sahip olan burjuva, onun hemen altında yarı birey yani üretim aracı mülkiyetine sahip olmayan ancak ev, araba vb. kişisel mülkiyete sahip olan küçük burjuva, en altta ise hiçbir mülkiyete sahip olmayan işçiler yani kitle vardı.

Kapitalist sistem ilerledikçe, sistem devletleştikçe elbette biraz değişti ama özünden birşey kaybetmedi.

Üretim aracı mülkiyetine sahip olmak ilk başlarda oldukça zordu ama kapitalizm yayıldıkça bu biraz daha kolaylaştı ve yaygınlaştı. Artık etrafımızda epeyce fabrika sahibi, atölye sahibi burjuva var.

Ancak burada da büyük üretici ile küçük üretici arasındaki uçurum, bu tür bir mülk sahipliğinin örtüsünü kaldırmaya yetiyor. Büyük sermaye sahipleri, dünya çapında bir avuçtur ve bu bir avuç burjuvanın yanında yüz binlerce daha küçük çaplı sermaye ile oynayan burjuvalar vardır. Demek ki artık burjuvadan burjuvaya bile fark vardır. Kaldı ki toplumsal sistemin genişlemesi ile birlikte önemli bir devlet teşkilatı oluşmuştur ve bu teşkilat bürokrasiye dayanır. Dolayısıyla burjuva olamasa bile küçük burjuva olacak bir kapı da böyle açılmıştır.

Bunun dışında toplumsal sistemin işleyişini sağlayacak, bilim, sanat, eğitim, sağlık gibi kurumlarda küçük burjuva olmaya hak kazanan milyonlarca insana da yer açılmıştır. Mimar, mühendis, doktor, avukat ordusu bunun içindir. Eğitimini, kafa emeğini, fikrini satarak burjuva nimetlerine erişebilecek yeni bir sınıftır bu.

Ama bir taraftan da toplumun çok büyük bir kesimi, ne üretim aracı sahibi olabilecek sermayeye sahiptir ne de satabileceği bir fikri vardır. O sadece emeğini satabilir. Tabii eğer iş imkânı varsa!

İşte kapitalizmin yarattığı özgürlük dünyası bundan ibarettir!

Yaratma özgürlüğü

Böylesi bir dünyada hümanizmin ve özgürlüğün nimetlerinden faydalananlar ortadadır. Ancak işin garibi, toplumun en altında bulunan ve kitleleştirilen yığınların hümanizm ve özgürlük gibi bir talebi olamaz, çünkü onların derdi ancak iş ve aş bulmaktır.

Bu noktada sosyalist devreye girer. Sosyalist gerçek özgürlüğün toplumsal özgürlük olduğunu ortaya koyar ve emekçi yığınların ezilmesi pahasına yaşananın bir özgürlük olmadığını söyler.

Sosyalist, hümanizm ve özgürlük örtüsünü kaldırıp bunun altında yatanı, yani bireysel mülkiyeti ve bireysel sömürüyü toplumun gözleri önüne seren insandır.

Ancak sosyalist özgürlük sorununu biraz daha derinlemesine işlemek zorundadır. Burjuva, özgürlüğü ortaya koyarken, kilise iradesini sınırlamış ve bunun yerine bireye irade alanı açmıştı. Sosyalistin özgürlük yöntemi ise kapitalistin bireysel mülkiyetini sınırlamak ve topluma özgürlük alanı açmaktır.

Fakat özgürlük kavramı felsefi düzeyde daha derin anlamlar içerir. Aslında özgürlük dediğimiz kavram irade kavramıdır. Yani bir insanın neleri yapabileceğinin sınırıdır özgürlük sınırı. Her şeyi yapma iradesi olansa en özgür olandır.

Ancak dinsel felsefeden de biliyoruz ki, her şeyi yapma iradesi ancak tanrıya mahsustur. O halde en özgür olan her zaman için tanrıdır. Tanrının kulları olan, yani tanrının yarattığı insanlar içinse ancak sınırlı bir irade vardır. İnsan bu nedenle sınırlı özgürdür.

Sosyalistin özgürlük kavramı burada devreye girer. Sosyalizm göklerdeki felsefeyi yeryüzüne indirirken aynı zamanda tanrıyı da yeryüzüne indirir. Dünyayı yaratan da, yeni baştan yaratacak olan da, yeni bir dünya yaratacak olan da insanın kendisidir.

Eğer özgürlük, ancak yaratma özgürlüğü ise, kapitalist sistemin burjuvası bu özgürlüğünü kullanmıştır, kurduğu sistem, burjuvayı özgürleştirmiştir.

Sosyalist insanın da aynı özgürlüğü tatması ancak yaratma faaliyeti içinde olabilir. Yani sosyalist bir dünya yarattığı ölçüde özgürdür sosyalist.

Yoksa, sosyalizm üzerine fikir üretmekle özgür olunmaz.

Sosyalist yanılsama

İşte bizim sosyalistimizin yanılsaması burada devreye girmektedir.

Özellikle küçük burjuva kökene sahip olan sosyalist, “Düşünüyorum o halde varım” der. Düşündükçe özgürleştiğini sanır. Halbuki bu büyük bir palavradır. Küçük burjuva, kapitalist üretim sistemi sürdükçe özgürdür bu sistem yıkılırsa bilmektedir ki sistemin egemenleri ile birlikte kendisi de yıkılacaktır..

Ve eğer düşünmekle insan özgürleşseydi, düşüncelerimizin en sınırsız-sansürsüz anı olan rüyalarımızda özgürleşiyor olurduk!

Ama böyle bir durum elbette gerçek hayatta yoktur.

O halde sosyalistin kavraması gereken şey, düşüncelerin kafanın içine hapsedilmemesidir. Düşünce ancak pratik içinde bir işe dönüşür. Ve enerji ancak iş sonucunda ortaya çıkar.

Bir kapitalist gibi düşünmek bir işçiyi nasıl kapitalist yapmazsa, bir sosyalist gibi düşünmek de bir küçük burjuvayı sosyalist yapmaz.

Tanrısal felsefelerde hep söz vardır. İncil, “önce söz vardı” diye başlar, Kur’an ise, “oku” diye!

Bunlar elbette tesadüf değildir dinsel felsefe iradeyi tanrıya tanıdığı için, kula ancak “uy, oku, dinle, yap” der!

Yarat demez.

Çünkü insan yaratırsa yaratıcının bir anlamı kalmayacaktır. Dinsel ideolojilerin böyle olması gayet normaldir ancak benzeri bir anlayışın sosyalizm adına savunulması biraz garip kaçmaktadır çünkü sosyalizm, idealizme değil materyalizme dayanır.

Peki sosyalist neden kendisini böylesine bir düşünce girdabına kaptırmakta ama bir türlü iş noktasına, yani yaratma noktasına gelememektedir?

Aslında bu sorun da derinlemesine tartışmayı gerektirmektedir.

Sosyalizmin amentüsü teori ile pratik birliğidir. Ancak burada başlangıç noktası pratiktir, tüm diğer idealist sistemlerden farklı olarak. Yani önce iş olacaktır, çalışma olacaktır, yaratma olacaktır, daha sonrasında ise bunun fikrine ulaşılacaktır.

Böylesi bir noktada sosyalistin çalışmaya, yaratma faaliyetine girişmesi gerekmektedir. Ancak sosyalist, bir nedenle bu yaratma faaliyetinden uzak durur.

Çünkü bireysel bir yaratım faaliyeti yoktur. Düzeni değiştirmek, ancak toplumsal bir mücadeleyi ve bunun için de örgütlü mücadeleyi gerektirir. Örgüt demekse disiplin altına girmek demektir.

Fakat dört yüz yıllık burjuva hümanizm ve özgürlük afyonuyla beyni “uçmuş” küçük burjuva, böylesi bir faaliyeti kendi özgürlüğünü sınırlayacak bir durum olarak görür, hatta düşünce özgürlüğünün bile ortadan kalkacağını söyler.

Oysa ki küçük burjuvanın düşünce özgürlüğü dediği şey de son derece basit bir hümanizm-bireycilik tekerlemesinden ibarettir.

Ama bu afyon, küçük burjuvaya yeni bir psikoloji ve ruh katmıştır. Hümanizm ve özgürlüğün alt yapısı olan bireycilikle küçük burjuva bencilleşmiş, narsistleşmiş, nihilistleşmiştir.

Küçük burjuva sosyalistinin ruhu bu nedenle ne Marksist, ne Leninist, ne de Kemalist olabilir. Bu ruh ancak Nietscheci, Sartrcı vb. olabilir.

Bireysel sosyalist gibi bir ucubenin sosyalizmin içinde kendisine yer edinebilmesinin nedeni işte budur.

Oku küçük burjuva!

Küçük burjuva aslında hastalıklı bir kişiliktir. Bu hastalığın kendisini pratikten kaçış, toplumdan kaçış, örgütten kaçış, disiplinden kaçış olarak göstermesi son derece normaldir. Küçük burjuva aslında sosyalizmden kaçıp tanrıya sığınmaktadır.

Ancak tanrıyı çoktan aşmıştır ve aslında kendini tanrılaştırmıştır. Küçük burjuva kendisini çok önemli, fikrini muazzam görür. O, bu fikirle, insanlarla bir araya gelmeden binlerce yıl yaşayacağını düşünen bir ruh hastasıdır.

Bu tür sosyalist, yaşam sevgisi yerine ölüm sevgisini koyan, toplumun, insanın yerine kendisini tanrı olarak koyan, pratik yerine ruhu ikame eden garip bir hastadır. Tedaviye ihtiyacı vardır.

Sosyalist inşa deneylernde ise tek tedavi yöntemi çalışmadır. Küba Devrimi’nde, Rus Devrimi’nde, Çin Devrimi’nde, kendi özgürlüklerine çok düşkün bu türleri ıslah etmek için devrim çalışma kamplarına yollardı. Bu türler için, işçi, köylü, herhangi sıradan insan bir vebalıydı. Onlarla bir araya gelirse kendisine hastalık geçeceğini düşünürdü.

Ancak küçük burjuva açısından çok daha garip olan, pratikten beslenmeyen bir düşüncenin gelişemeyeceği gerçeğidir. Küçük burjuva, insandan, toplumdan, örgütten, mücadeleden kaçarak, sanır ki daha yaratıcı bir düşüncesi olacaktır! O örgüt adamı değil fikir adamı olacaktır, aydın olacaktır!

Ama fena halde yanılır, çünkü durgun suda her şey çürür. O nedenle bu tür sosyalist, kapitalizmin 400 yıllık çürük fikirlerini yeniymiş gibi allar pullar ve sunar. Ve kendisi bile bunun müthiş bir yaratım olduğunu sanır.

Oysa yaratıcı tek güç emektir! Bir tek tanrının emek harcamasına gerek yoktur, çünkü o zaten tanrıdır. Ama eğer tanrı değilseniz, yaratmak için çalışmak zorundasınız demektir. Yeni bir toplum yaratmaksa, o toplumun hayalini kurmakla, ütopyasını kaleme almakla olmaz. Ancak ve ancak o yaratma faaliyetinin içinde yaratıcı olabilirsiniz. Bu ise devrim mücadelesi içine girmenizi gerektirir. Ve elbette bir örgüt disiplinine.

Fakat küçük burjuva sosyalisti örgütün, halkın disiplinine girmeyi kendi bireyciliğine, kibirine yediremez. Çünkü kendini tanrı katında görmektedir. Ama pekala patronun disiplinine girer. Gerçi bunu da kolay kabullenir, ne de olsa, paranın disiplinine girmektedir, düşüncenin değil! Onun için en önemli şey çünkü hâlâ ve hâlâ düşüncesidir.

O halde sosyaliste hatırlatmamız gerekmektedir:

Oku sosyalist!

İster Marks’tan, ister Lenin’den, istersen Mustafa Kemal’den oku:

Emek en yüce değerdir!

İnsanlar kardeşlerimizdir.

Sosyalizm ancak örgütlü mücadele ile verilir.

Ve sensiz bir kişi eksik değiliz!

Sakın kendini o kadar önemli görme.

Gökçe FIRAT - TÜRKSOLU

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !