4/9/2008 - KAHRAMAN TÜRK ORDUSUNUN PAŞALARINI SERBEST BIRAKIN.. |
 KAHRAMAN TÜRK ORDUSUNUN PAŞALARINI SERBEST BIRAKIN..
Ulusların varlığını sürdürebilmesi, vatadaşından, kurumlarına değin, ulusu ayakta tutacak sağlam bir onur duygusuna sahip olmasıyla doğrudan ilişkilidir. Eğer bir ulus, tarihten gelen köklerinin farkındaysa, tasada, kıvançta ortak değerler etrafında biraraya gelebiliyorsa, kısaca ulus bilincine sahipse, bu ulusu teslim alamazsınız. Çünkü herkesce bilinmektedir ki, ulusal bilincin oluşturduğu gücü herhangi fiziki bir silahla yıkamazsınız.
Bunun örneklerini tarihten öğrendik ve günümüzde bir çok ülkenin yaşam deneyimlerinde görmekteyiz.
Öncelikle Türk ulusunu ele alalım. 1.dünya savaşının adeta tükenme noktasına getirdiği ulus, emperyalist ülkelerce bir daha ayağa kalkamaz beklentisiyle ortadan kaldırılmaya, tarih sahnesinden silinmeye çalışıldı. Zamanın en güçlü emperyalist ülkelerince kuşatıldı ve askeri işgallere uğradı. Ancak, işgaller öncesi emperyalizmin gözden kaçırdığı bir olgu vardı. Çanakkale Savunması. Aslında bu savaş, sağlam bir lider öncülüğünde Türk ulusunun yenilemeyeceğini, en açık bir şekilde göstermişti. Yabancıların yine göremediği Çanakkale de düşmana karşı elde edilen yenginin ulusa sağladığı müthiş onur ve güven duygusuydu. Bu güven duygusu, Mustafa Kemal başta olmak üzere, arkadaşlarına Türk ulusunu kurtarmaya yönelik savaşın da temel gücünü oluşturmuştur. Sonrasında, Atatürkün, ”Milli egemenlik öyle bir nurdur ki,onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar” sözü bu onurlu duygunun gücünü tanımlamıştır. Yine Atatürk, “Milli mücadelelere şahsi hırs değil, milli ideal,milli onur sebep olmuştur” diyerek, milli onurun önemini bizzat işaret etmiştir.
Konuyla ilgili günümüzden örneklerde verebiliriz.Yakın geçmişte ABD’ yi Vietnamda yenilgiye uğratan güç neydi? Bugün Irak’ta dünyanın emsalsiz silahlı gücü olduğunu söylenen ABD ordusunun düştüğü durum nasıl açıklanabilir? Başka örnekler de var, çağ ötesi savaş teknolojisine sahip olduğu belirtilen İsrail Lübnan’da neden yenildi? Sonuçları tartışmasız mazlum ulusların lehine olan bu sonuçlar göstermiştir ki, Ulus bilicinin sahip, onurunu kaybetmemiş ulusları emperyalizm yenemiyor.
Napolyonun Türklerle ilgili ünlü sözü hatırlayalım, ”Türkler öldürülebilir ancak, asla yok edilemezler” yine Atatürkümüzün “Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz” sözü emperyalizme direnen mazlum, ancak onurlu ulusların başında Türk ulusunun geldiğini ortaya koymaktadır.
Emperyalizm, diğer mazlum ulusların yanı sıra ve özellikle Türk ulusunun savaşla mağlup edilemeyeceğini bir dizi acı mağlubiyetlerle öğrenmiştir. Kaldı ki Türk ulusu tarihte, Emperyalizme karşı kurtuluş mücadelelerinde mazlum uluslara öncülük etme onurunu da taşımaktadır.
Emperyalizm, Türk ulusuna diz çöktürmek üzere yarım asırdan fazla süredir saldırmaktadır..Saldırı projelerini bu gerçekler üzerine kurmuştur.Dünya üzerinde Emperyalizmi tanıyan her bireyin bildiği gibi, temel yöntem, ülkeyi ayakta tutan değerleri ve kurumları içeriden, işbirlikçileri marifetiyle ve özellikle de demokrasi kisfesi altında, sözde, yasalara saygılı olma yutturmacasıyla zayıflatıp, yok etmek. Ancak, Mustafa Kemal, emperyalizmin bu hain projelerinin olabileceğini önceden görmüş olacak ki, Türk Gençliğini, Türk Ordusunun subaylarını ve Türk milletini söylemleriyle defalarca uyarmıştır. Aydın olan herkesin farkında olduğu gibi, Türkiye bu gün bu süreci en yoğun biçimde yaşamaktadır.
Bu gün ülke olarak, ulusumuzun yaşadıkları, tamamen Atamızın uyarılarını söylevleriyle belgelediği sürece sokulmuştur. Emperyalizm ve ulusun içindeki işbirlikçileri, alenen ve elde ettikleri başarıların güvenciyle, açık saldırılara varan tutum içine girmişlerdir.Son altı yıl bu saldırıların en pervasız dönemi olarak görülmelidir. Bu sürede, ekonomik değerler büyük ölçüde yabancıların kontrolüne geçmiştir. Yasamayı kullanan işbirlikçiler, mecliste çıkardıkları yasalarla, ulusal yapıyı zaafa uğratacak gelişmelere zemin hazırlamakla kalmamış, elde ettikleri medyayla birlikte Cumhuriyetin temel kurumlarını zaafa uğratacak girişimlerde bulunmuşlar, ulus devlet yerine, cemaaatlerin kontrolunde bir yapı oluşturmaya çaba göstermişlerdir. Bu sürecte, dinci yeşil sermaya ile yahudi sermayesinin işbirliği ibret verici durum göstermektedir.
Atamız, bir gün emperyalizmin işbirlikçileri yoluyla yasamayı ele geçireceğini düşünmüş ki, "Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir." sözüyle ulusu uyarmıştır.
Bütün bu gelişmeler, kuşatmanın farkında olan vatanaşlık bilincine sahip vatanseverin ülkeyi savunma refleksini uyandırmıştır. Atatürkçü Düşünce Derneğinin öncülüğündeki Tandoğan'dan Anıtkabire, İstanbul Çağlayan'da, İzmir Kordon'da ve diğer illerde yapılan cumhuriyet mitingleri özünde, ulusun bu saldırının farkındalığını ortaya koymuştur.
Mitinglerde milyonların uyanışı emperyalimi, korkutmanın yanı sıra kazandığı mevzileri koruma ve genişletme adına, bu mitinglerde ulusa öncülük yapan kişi ve kurumlara amansız bir saldırıya yöneltmiştir. Ancak, bu hayasız saldırının yasal gösterilmesinin yolu bulunmuştur. Haksız olarak "ergennekon" adıyla bir saldırı süreci başlatılmıştır. Bu dava sürecinin ortaya atılış biçiminden, kullanılan kişilerin kimlikleri ve toplum içindeki, sonradan ortaya çıkan yaşam biçimleri, davanın ne amaçla yapıldığını tartışmasız ortaya koymuştur, Dava sürecindeki uygulamalar, ülkede ulus devlet ve cumhuriyeti savunanların başında kılıç gibi sallandırılmıştır. Gerçekte bu davada gizli kalması gereken bilgilerin sızdırılması, hedef kişilerin önce işbişlikçi medya tarafından hedef gösterilip sonrasında sorguya alınması, yasal olmayan biçimde informasyon yöntemlerinin kullanılması, delil olarak kullanılan araçların yasal olmayan şekilde muhafazaya alınması, en önemlisi de görevi gereği tarafsız kalması gereken başbakanın yargıyı etkilemek üzere ”ben bu davanın savcısıyım” sözünü etmesi, bu yargı sürecinin, yasal zeminden çoktan uzaklaştırmıştır.
Bu sürecte, Cumhuriyetin en temel kurumlarından olan Kahraman Türk ordusunun, emperyalizme karşı olduğu bilinen ve bunu "Cumhuriyet mitingleri"ni düzenlemekle hayata geçiren değerli komutanlarının bir bölümü, askeri mahalden, polis marifetiyle aşağılanmaya çalışılarak tutuklanması, bu ülkeye, bu ülkenin ulusuna karşı yapılmış, Türk ordusuna karşı yapılmış en pervasız saldırı olarak değerlendirilmelidir. Kaldı ki, bu sürecin yaşandığı ülkemizde mevcut iktidarın yüksek mahkeme tarafından "Laiklik karşıtı" olarak değerlendirilmesi, başta paşalarımız olmak üzere, emperyalizme karşı ulusu ve ülkeyi koruma adına fikir yürüten her aydını çoktan haklı çıkarmıştır. Ve bu karar sürecinden sonra hala bu kahraman insanların serbest bırakılmamış olması, bu eylemi sürdürenlerin suç işlemeyi sürdürdükleri biçimde algılanmalıdır.
Gerçekte, bu eylemlerini sürdürenler, bu ülkede, Türk ulusuna karşı yaptıkları saldırının hesabını bir gün mutlaka , bu ulusa, bu ulusun Cumhuriyetci değerlerine karşı vereceklerdir. Bundan kurtulamayacakları açıktır. Zaten yasaları, yasa adına çiğneyenler bunu mutlaka göze almışlardır. Sonuçlarını da biliyorlardır.
Ancak, burada asıl eleştirilmesi gereken, Atatürk’ün bütün uyarılarına rağmen gerçeği göremeyenler ya da görmek istemeyen, Atatürk'ün Cumhuriyetini korumakla görevlendirdiği kişi ve kurumların, emperyalizmin bu saldırılarını sineye çekmeleri, Türkiye Cumhuriyeti tarihine izleri hafızalardan hiç bir zaman silinmeyecek bu kara leke diyebileceğimiz oluşuma izin vermeleridir.
Emperyalizmin projeleri karşısında durumu kavrama uyanıklığını gösteremeyenler, yılgınlık gösterenler, bilerek ya da bilmeyerek bu süreçte sessiz kalanlar yaşamları boyunca taşıyacakları bu utancı, kendilerinden sonraki kuşaklarına miras bıraktılar.
Mustafa Kemal’in Ordusunun, kahraman komutanlarımız! Biz kemalistler olarak, emperyalizmin bu ülkeyi bölmek üzere, ulusal bilinci yok etmek üzere sahneye koymakta olduğu iki yüzlü, kirli oyunun sizler gibi farkındayız. Sizlerin emperyalizme karşı bu ülkeyi savunduğunuzun bilincindeyiz, bu ülkenin tarihine, Mustafa Kemal’in emanetine sahip çıkan ve bu uğurda tutsaklığı şerefle yaşayan saygın komutanlarımız olarak geçtiniz. Bizlerin bu güne kadar bu saldırılar karşısında sessizliğimizden dolayı ulusca özür borçluyuz.
Bugün, ülkenin kemalist aydınlarının ve Türk ulusunun önünde tarihi bir görev durmaktadır. Türk Ordusunun, erinden, generaline mensuplarını ulusun bağrından çıkan en saygın kurum olduğu gerçeğinden hareketle, bu kurumda başarıyla komutanlık yapmış, Kahraman Paşalarımıza karşı Ulusal bir sorumlulukla karşı karşıyayız, bu olayın ulusça karşısındayız..
Paşalarımıza uygulanan bu kabul edilemez tutsaklığa son verilmesi için, demokratik taleplerimizi sonuna kadar ortaya koymak durumundayız. Bu tarihi görevin yerine getirilmesinde gerekli gücü, ulus bilincinden ve Atatürkümüzün Türk milletine karşı duyduğu güvenden almak zorundayız. Ve Atamızın Kahraman Türk Ordusu ve subaylarına söylediği sözleri hiçbir zaman unutmamalıyız;
“Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların, yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlâl edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.
Şahsi ve hususi itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır; şerefini korumak! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır.
Dolayısıyla subay için "YA İSTİKLÂL, YA ÖLÜM!" vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız.”
"Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.."
|
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
29/8/2008 - Atatürk de Ergenekon’da |
| Atatürk de Ergenekon’da
Yarın 30 Ağustos’un 86. yıldönümü.
Cumhuriyet tarihimizin bu gibi günleri, şimdilerde çoğu kez Atatürk’ün adı anılmadan kutlanmaktadır.
Buna karşı, maskaralık maskesi ardında ülkenin kimi temel öğeleriyle oynayıp karmakarışık bir ortam yaratan Ergenekon davasında, Atatürk’ün yer almadığının ayrımına varılınca, hemen atağa geçilmiş.
Son ek dosyaya alınıvermiş Atatürk. Neden olarak da Atatürk’ün ünlü “Bursa Nutku” uygun görülmüş.
Başsavcı bir baskın sırasında ele geçirilen belgeleri incelerken, bunların arasında “Bursa Nutku”nu bulur. Böylece sanığın suçları arasına bir tane daha eklenecektir.
Böyle olmuş ki, Başsavcılıkça İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne başvurulmuş, “Bursa Nutku” neyin nesidir, diye.
Emniyetten yanıt gelene dek, başsavcılık, “Bursa Nutku”nu bir “suç delili” olarak algılamış olmuyor mu? “Bursa Nutku”nun sahibi Atatürk. İster istemez, o süreç içinde “Atatürk” de “suçlu” gibi görülmüş oluyor mu, olmuyor mu?
Neyse ki, emniyetten olumlu yanıt gelmiş. “Bursa Nutku”nun Atatürk’e ait olduğu bildirilmiş. Nutuk, suç delili olmaktan, açıkçası “suçlu” olmaktan ancak bu “yolla” kurtulmuş.
Başsavcı Zekeriya Öz’e genç denebilir. Henüz kırk yaşında. Atatürk de “Bursa Nutku”nda gençlere sesleniyor. Cumhuriyete, devrimlere karşı en küçük “kıpırdanış”ta bile, Türkiye’nin “var oluş”unun bu temellerini nasıl koruyacaklarını anlatıyor.
Demek, önerileri beğenmedi başsavcılık ki, emniyete başvurdu.
Oysa “Bursa Nutku”nun içeriği, özellikle söylendiği dönemle birlikte ele alındığında, ne denli yerine oturduğu daha iyi anlaşılır. Dahası, geldiğimiz noktada günümüz için de yol gösterici olduğu pek yadsınamaz sanırım.
“Bursa Nutku”nun söylendiği 1933, 1931’de başlayan “ibadetin Türkçeleşmesi” çalışmalarının sonuçlarının alındığı ve uygulamanın başlatıldığı yıldır.
Örneğin, 1933’ün şubat ayına girildiğinde, ezanın artık Türkçe okunmasına geçilir.
Doğallıkla, Bursa Ulu Camii’de de Türkçe ezan okunur. Ne var ki, kışkırtılan “cemaat”, “Arapça ezan istiyoruz!” haykırışlarıyla dışarı çıkar; topluluk büyür; “şeriat isteriz!” başkaldırılarına döner.
Atatürk ertesi sabah Bursa’dadır: Olayın onu üzen yönlerinden biri de, Bursa savcısının, Bursa müftüsünün durumu gereken ağırlıkta ele almamalarıdır.
Bu olup biteni genç bir savcının bilmesi, demek artık olanaksız. Bir bakıma gençler haklı. Çünkü onların eğitim döneminde, öğretilen ve önemli olan, ezanın “kutsal dil” diye belletilen Arapçaya dönüştürülme olayıdır. Bunu gerçekleştiren Bayar- Menderes döneminin Atatürk döneminden üstünlüğüdür. Günümüzde olduğu gibi.
Öte yanda 1933’ün “Bursa Nutku” 1927’nin “Gençliğe Sesleniş”in bir devamı gibidir.
Ne der Atatürk, Söylev’de yer alan “Gençliğe Sesleniş”in sonuna doğru: “... yurdun içinde yönetim başında bulunanlar aymazlık ve sapkınlık ve üstelik hayınlık içinde bulunabilirler.” İşte bu uyarının ardından gelir “Bursa Nutku”.
İnsan, sıra Atatürk’ün Büyük Söylev’inde mi, diye düşünüyor. Söylev de (Nutuk), emniyete gönderilip inceletilir mi dersiniz?
88 yıl önce emperyalizme karşı direnen ve kazanan, ardından çağdaş, “laik” bir yönetime kavuşan bir “ülke”nin günümüzde hızla dinselleştirilmesi; tüm yönetim kadrolarının bu doğrultuda yeniden düzenlenmesi; “laiklik” karşıtı olduklarını her fırsatta belirten kişilerin “devlet”in “yürütme”nin başına geçmesi; ülkenin stratejik kaynaklarının bile gözü kara bir tutumla elden çıkarılması; ülkeyi bölen, parçalayan haritalar yayımlayan devletlerin dizi dibinden ayrılmaması karşısında Atatürk sağ olsaydı yukarıda yazılan, Söylev’den yapılan alıntıyı yineler: “... yönetim başında bulunanlar ‘aymazlık’ ve ‘sapkınlık’ ve üstelik ‘hayınlık’ içinde”ler derdi.
Ve o ülkenin gençlerini göreve çağırırdı.
İşte Atatürk’ün bu görüşünden, ülkemizde alınanlar, üzülenler olabilir düşüncesiyle ister misiniz, Söylev de (Nutuk) apar topar emniyete “havale” edilsin...
MERİÇ VELİDEDEOĞLU
Cumhuriyet |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
26/8/2008 - Mumcudan İnönüye |
Önceki gün , Ankara’ da İş Bankası sergi salonunda İnönü’nün fotoğraflarından oluşan sergiyi geziyoruz.Sergide İnönü’nün çeşitli tarihlerde çekilmiş fotoğraflarına bakarken , sanki bir zaman dilimi içinde yaşayıp gidiyoruz..
İşte Kolağası Mustafa İsmet , işte Enver Paşa ‘nın karagahında Binbaşı İsmet , işte Garp Cephesi Komutanı Albay İsmet, işte M.Kemal’in hemen yanıbaşında İsmet Paşa , Lozan’ da Türk Delegasyonu , işte Başvekil İsmet , işte ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü , işte Muhalefet Partisilideri İsmet İnönü , işte 60 ‘lı yılların devletçiliği , laikliği ,savunan Cumhuriyetimizin kurucusu İsmet Paşa ...
O’nun için “son Osmanlı Paşası” diyenler çok yanılırlar.İsmet İnönü “son Osmanlı Paşası” değil , Osmanlı devletini yıkıp yerine bir cumhuriyet kuran kuşağın ilk generallerindendir.Önce bağımsız bir devlet kurmak , sonra da çağdaş atılımlarla toplumun yaşam düzeyini yükseltmek , kurtuluş savaşı önderlerinin tutkusuydu.İnönü , siyaset yaşamına , Edirne’ de İttihat ve Terraki örgütüne girerek atılmıştı.31 Mart gerici ayaklanmasını bastıran Hareket Ordusu’ nda , öteki İttihatçı subaylarla birlikte görev alan İnönü , ölümüne kadar din sömürüsüne karşı savaşmış , Atatürk ile birlikte liklik ilkesini Cumhuriyet ‘ in temellerine yerleştirmiştir.
Bugün İsmet İnönü ‘yü anarken O’nun yaşam boyu savunduğu laiklik ilkesinin ne durumda olduğunu da sormak zorundayız .Sormazsak , anısına büyük saygısızlık yapmış oluruz .Çünkü , İnönü gibi büyük adamların sergileri , yalnızca fotoğraflarının duvarlara asılmasıyla değil , bağlı bulunduğu , savunduğu düşünce , inanç ve ilkelerin yaşatılması ile açılmış ve yaşatılmış olur.
Bugün İsmet Paşa’nın fotoğrafları duvarlarda , yaşamı boyunca savunduğu laiklik ilkesi de ayaklar altındadır...
İnönü tıpkı öteki ittihatçılar gibi “istibdat” adını verdikleri baskıcı rejimi yıkmak ve “devleti kurtarmak” için yola çıkmıştı.İnönü ‘yü M.Kemal ile birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na taşıyan bilinç , taşkın yurtseverlik duygularından kaynaklanmaktaydı.Bu duygu ve bilinç , Harekat Ordusu ile noktalanmadı ; baskıcı yönetime karşı savaşmak 31 Mart gerici isyanını bastırmak , daha sonra emperyalizmin saldırısına uğrayan toprakları kurtarmak , bu uğurda halifenin idam fermanını boynunda taşıyarak ulusal direnişi örgütlemek ve bütün savaşların sonunda bağımsız , laik , ulusçu ,halkçı , devletçi ve devrimci bir Cumhuriyet kurmak...
“Osmanlı paşası” ile “Atatürk generali” olmanın ayırt edici özellikler işte bunlardır.İnönü’nün devletin temeline yerleştirmeye çalıştığı ilkelerden biri laiklik , öteki de devletçilikti ...”Geçen on senede hissi selim ile temiz vatanseverlik , iktisadi hayatta devletçilik sistemini bize kendiliğinden yerleştirdi” diyor 1933 yılında Kadro dergisine yazdığı başyazıda .
Okuyalım ; diyor ki: - Türlü krizlerden dolayı en serbest nice müesseseleri , senelerden beri sert fırtınalara karşı tutunduran devlettir.Ticaret gibi en serbest sahada , dar vaziyete düşen tüccarları (mesela tütün tüccarlarını) korumak için , hükümet geçen senelerde hususi tedbirler almıştır.İnhisarlar , her sene hasat zamanında piyasaya müdahale ederler.Ve bir sene “devlet inhisarı” ve devletçilik aleyhine hayaller kuran nice müteşebbisler görmüşümdür ki , mevsiminde inhisarların piyasaya müdahale etmesi için bütün idraklerini seferber ederler...”(Kadro , Aylık Fikir Mecmuası, sayı 22 ,s:5
Atatürk’ün kendi elleriyle yerleştirdiği , İnönü ‘nün bütün yaşamı boyunca üzerine titrediği “devletçilik” bugün ne durumdadır ? İnönü’yü anarken bu soruyu sormak gerekir.
İnönü’nün ölümünden bu yana laiklik büyük yaralar almıştır., devletçilik neredeyse suç sayılmaktadır.Halkçılık ve Ulusçuluk çoktan unutulmuştur ; “devrimcilik” ise “inkılap” sözcüğü ile değiştirilerek sözlüklerden bile çıkarılıp atılmıştır.
İnönü “Son Osmanlı Paşası“ değil Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Atatürk devrimleri sürecinin örnek alınması gereken bir Cumhuriyet generaliydi.Bu nitelikleri ile “ devlet adamı “ olarak adını tarihe altın harflerle yazmıştı.Ulusal kurtuluş bilinci , devletçi, halkçı, ulusçu ve devrimci bir devlet ve demokrasi anlayışı , İnönü’nün kişiliği ile bütünleşmiş inanç ve ilkelerdi.Bu inanç ve ilkelerin , bugün ne ölçüde yaşatıldığını sormak sorma İnönü ‘ ye saygının gereğidir.
Sergiyi gezerken , İsmet Paşa’nın ses bandından verilen konuşmalarını da duyuyorduk.Ancak salondaki uğultudan İnönü’nün sözlerini anlayamıyorduk.
Sergide “ acaba “ diyordum , İnönü bugün sağ olup da şu olup bitenleri görse ne derdi? Laiklik ilkesinin ne hallere düşürüldüğünü görünce kimbilir nasıl öfkelenirdi.Devletçilik ilkesinin yok edilmesi için yapılanları görünce neler söylerdi !ABD Temsilciler Meclisi’nin Ermenilerle ilgili kararını duyunca kimbilir nasıl kükrerdi!
- Yeni bir dünya kurulur , Türkiye de bu dünyada yerini bulur...
Atatürk ve O’nun en yakın silah ve inanç arkadaşı İnönü’yü ger geçen gün daha çok artan saygılarla anıyor ; Cumhuriyet tarihi içindeki seçkin yerini ve doldurulmaz boşluğunu bugün çok daha iyi anlıyoruz.
(UĞUR MUMCU Cumhuriyet 26 Eylül 1984) |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
13/8/2008 - Soros'un askerlerini nasıl eğittiniz? |
| Soros'un askerlerini nasıl eğittiniz?
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın geçen yıl 31 Mayıs tarihli konuşmasında “Ülkelerin üzerinde ekonomik manipülasyonlar, mikro etnik kışkırtmalar, ülkelerin rejimlerini ve düzenlerini yeniden tanımlamalar, ülkelere aşılanan renkli başkaldırılar (Soros’un turuncu devrimleri) ve ülke isimlerinin önüne eklenmeye çalışılan (serseri devlet, terörist devlet gibi) akıldışı sıfatlar karanlık savaş olarak isimlendirilmeye çalışılan yeni yaklaşımlar olarak da tanımlanabilir” dediğini hatırlatmıştım.
Bilindiği gibi Gürcistan tam da Büyükanıt’ın söylediği gibi turuncu devrim dedikleri Amerikan darbesi ile sarsılmıştı.
Soros, aynı hazırlığı Türkiye’de özellikle TESEV üzerinden sürdürüyor, “genç siviller” adlı bir grup kurduruyordu.
Bütün dünya biliyor ki Soros, CIA’nın turuncu devrimler organizatörüdür ve halen Türkiye’de de faaliyete devam etmektedir. Soros’un Türkiye’deki temsilciliğini sürdüren Can Paker, Başbakan Tayyip Erdoğan’a ve yandaş gazetecilere evinde yemek verecek kadar yakındır. Soros’un Türkiye’deki rolü, şimdilik AKP iktidarını desteklemek, AKP’nin başına bir kaza gelirse de genç sivillerini harekete geçirmektir.
Peki bütün bunlar yabancı bir istihbarat örgütünün organizasyonu ile Türkiye’de rejim değişikliği tasarlamak değil midir? Ve Anayasa suçu değil midir?
MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün başında bulunan yetkililer, Türkiye’deki Sorosçuları takip ediyor mu? Yoksa bizim gibi gazeteciler hakkında ortaya atılan uydurma ihbar mektuplarını mı değerlendiriyorlar?
***
Bir çelişki de şudur. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bir taraftan renkli devrimlerin karanlık savaş dönemi uygulamaları olduğundan bahsederken diğer taraftan o karanlık savaş sonucu yönetim değiştiren Sorosçu Saakaşvili’nin ordusuna askeri eğitim verilmesini sağladı?
Burada söz başka uygulama başkadır, çok net!
Büyükanıt, karanlık savaşın ürünü dediği bir rejime “askeri yardım yapıyor, askeri eğitim veriyor, askeri modernizasyonuna yardımcı oluyor” du!
Sonuçta, bugün Türkiye’de de Sorosçuların dediği oluyor! Sorosçuların gazeteleri, TSK’yı içerden aldığı haberlerle yıpratıyor, kimse gık bile diyemiyor!
***
Rusya Genelkurmay Başkan Yardımcısı Anatoliy Nogovitsin, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının Rus uçakları tarafından bombalandığı iddialarının, “Türkiye’yi etkilemeye çalışan Gürcü tarafının provokasyonu” olduğunu söyledi.
Nogovitsin, “BTC boru hattıyla ilgili iddianın en başta Türkiye’yi etkilemek için ortaya atıldığına inanıyorum. Bunu Gürcistan’ın çatışmayı başka bölgelere çekme çabaları içindeki bir provokasyonu olarak değerlendiriyorum. Bildiğiniz gibi BTC’den en fazla yararlanan ülke Türkiye. Bu yüzden Gürcistan’ın bu provokatif iddiası beni hiç şaşırtmadı” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise Türkiye’nin Gürcistan’da barış ve istikrarın tesisi için girişimlerini sürdüreceğini, bu çerçevede Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğine büyük önem verdiğini söyledi.
Türkiye’nin girişimleri nasıl sürecek? Türkiye, Gürcistan ordusunu eğitmeye, silah yardımı yapmaya, kısacası Soros darbecilerini desteklemeye devam mı edecek?
Şu komediye bakın? Türkiye’de darbeci diye emekli orgeneralleri tutukluyorsunuz, Gürcistan’da ise CIA güdümünde darbe yapan bir yönetime askeri yardım yapıyorsunuz! Bunu yaparken ülkenizde gelişen Soros örgütlenmesine ses çıkarmıyorsunuz?
ARSLAN BULUT
www.yenicag.com.tr |
| • yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı |
|
Kemalizm - Tam Da Şimdi
Kategoriler
Arkadaşlarım
• hussoloji • ikizler • blogekle • geyikfm09 • asimavi • benimki • hogsmeade • esedereli • dilayli • ikizizbiz • gazikemal • offff • c2n3r • cumhuriyethalkpartisi • dergii • akkelebek • aykizz • hayaliduman • askcicegi • sizinbloglariniz • lnur • indeterminist • ahmetfidan • ismailgumus91 • kemalistiz • aycasu
|