Kemalistler
Kemalistler
Kemalistler

Mustafa Kemal Atatürkün Solculuğu

Ergenekonla Durum Değerlendirmesi - Kemalistler.Net

Kemalist Blog

1/9/2008 - Büyük Taarruz ve Sonrası

Kategori: Kemalizm
 
Büyük Taarruz ve Sonrası


1.dünya savaşı, Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanmış, ümmet temeli üzerine kurulu, yapısı gereği dağılma sürecine girmiş, hatta bu sürecte en büyük ihaneti ve asker kaybını da henedanlık tebası saydığı, bazı müslüman halklardan görmüştü. İşte, bu savaşlar içinde, Osmanlının mirasını korumak üzere Yemenden, Kırıma Çanakkaleden, Kafkasya ya kadar, bir coğrafyada cepheden cepheye koşan ordunun içinde bir ulus vardı. Türk ulusu.

Mustafa Kemal, bu ulusu ve asker evlatlarının vatanseverlik, dürüstlük, ahlaki temizlik üzerine kurulan özelliklerini en iyi bu savaşlarda tanıdı. ” Türk’ün haysiyeti, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür” Atanın bu düşüncesinin ifadesidir.

Türk kültürünün mirasına sahip ulus, Anadolu’nun ortasında, tam da bu gün yani Ağustosun 30’da, emperyalizme en büyük ve kesin yenilgisini aldırdı.

86 yıl önce “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri” komutunu verdiğinde duyduğu gurur, Atanın bütün hayatına yansıyacaktı. Her seferinde Türk ulusunun bağımsızlığına ve eşsiz hasletlerine yönelik güven duydu "Türk esirlik kabul etmeyen bir millettir”; “Bizim milletimiz, vatanı için, hürriyeti ve egemenliği için fedakar bir halktır." ”;“Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz” sözleri, bu inancın eseridir

Bu gün 86 yıl öncesinde, bu büyük zaferin kumandanlarının bu gün için, olası düşünceleriyle ve duygularıyla ilgili empati yapmaya çalışalım. Bu millet ve bu milletin geleceğiyle ilgili ne düşünmüş, neler hissetmiş olabilirler? O kahramanları anlamaya çalışalım..

Kanımca, hepsinin heyecanı ve gururunun temelinde “Esir edilmek istenen bu ulusun esaret zincirlerini kırıp, bağımsız bir ülkenin kurulmasına giden yolun şafağında oldukları “ gibi duygular içinde olmalılar. Gerçekten de o gün güneş, bu ulusun üzerine bir başka aydınlığın habercisi olarak doğmuş olmalı.

Ardından, Atatürk’ün önderliğinde devrimler geldi, Atatürk ve arkadaşları ulusla birlikte, bütün dünyaya örnek olacak devrimleri gerçekleştirdiler.Yeniden yarattıkları bu ülke nasıl bir ülke olacaktı, neleri hedeflemişlerdi? O müstesna liderin sözlerinden anlamaya çalışalım.

- “Türk Milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur bu devletin dayandığı esaslar "Tam Bağımsızlık" ve "Kayıtsız Şartsız Milli Egemenlik"ten ibarettir. Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu Milli Egemenliktir. Milletin Kayıtsız Şartsız Egemenliğidir...” Görüldüğü gibi, yeni devlet, tam bağımsız ve eğemen bir devlet olacaktı.

- “ Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.”; “Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.” Tam bağımsızlığın yolu,ekonomik kalkınmayla mümkün olacaktı.

- Ve bu kalkınma, ulusun refahına yönelik, ulusun hizmetinde ve uygarlaşma yönelik yenilenmeyle olacaktı.” Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir”; “Millete efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.” ; ” Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline değiştirmektir. “;Sözlerinden bu ilkeyi anlamaktayız.

- Kurulacak ülkenin adalet gücü bağımsız olacaktı, “Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz” sözü, Atatürk’ün yargı bağımsızlığının bir ülke için ne denli önemsediğini göstermektedir.

- Ve bu ülke de hürriyet olacaktı, “ Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her ilerleyişin ve kurtuluşun anası hürriyettir.” Atamız inanıyordu ki ancak, hürriyeti yaşayan bir ulus varlığını sürdürebilirdi.

- Kurulacak ülke çağdaş, medeni ve laik bir ülke olacaktı, “Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz”; ” Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır “ bu sözlerden de anlaşıldığı gibi Atamızın bu konudaki bakışı oldukça netti.

- Ülkede Cumhuriyet vazgeçilmez değer olacaktı” Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum”

- Son olarak, ülkede devrimci yasalar olacaktı ve sonsuza değin yaşayacaktı “ Devrim yasası, eldeki yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki akımı boğmadıkça, başladığımız devrim ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki dönemlerde de böyle olacaktır”


Büyük zaferden sonra, böyle bir ülke kuruldu gerçekten, çünkü o zaferin sahipleri, ulusun yeteneklerine ve zafere sarsılmaz bir inançla bağlılardı. Emperyalizm her türlü yöntemle ve işbirlikçi hainleride peşine takarak saldırmış, ancak bu inancı kıramamıştı.

Şimdi, yine empati yapalım ve bir milletin ellerindeki nesi varsa ortaya koyduğu kıt imkanlarla, 86 yıl önce tam da bu günde emperyalizmi bozguna uğratan , o tarihin gördüğü en kararlı kahramanlarına desek ki;

Image


“ Bir asıra yakın süre sonra, bu ordu, askeriyle, topuyla, uçağıyla, dünyanın enbüyük dördüncü ordusu olacak; ama, kurduğunuz ülke, tam bağımsızlığını yitirecek; bu yendiğiniz emperyalistlere 500 milyar dolar borçlanacak ve ekonominizi yönetmek için onlara danışacaksınız; yetmeyecek, onların ekonomik birliğine katılmak için, kuracağınız devletin meclisinden, şu askerlerinizin kazanmakta olduğu toprakları, şu kovduğunuz düşmana serbestçe satabilmek için yasalar çıkartılacak; kurduğunuz ülkenin siyasetcileri hayati meselelerde emperyalizmin başkentinden icazet alacaklar.Emperyalistler, yüksek mahkemelerinizin kararlarına bile karışacaklar, ulusca haysiyetiniz kırılacak; hayalettiğiniz ve kuracağınız cumhuriyetten vazgeçip, ılımlı islamı isteyecekler, yetmeyecek, Laiklik karşıtı yasalar çıkaracaklar; kuracağınız ülkenin devrimci ilkeleri anayasadan çıkarılmak istenecek, işbirlikçiler öylesine çoğalıp, azıtacaklar ki, tarikat liderleri davetlere çıkacaklar, sizlerin bu zafer için aylarca düşündüğünüz çankayaya; diğer yanda, kişisel çıkarları ve servetlerine servet katanlar düşmanla işbirliği yaparken, bu gün bu savaşan millet yine fakir, yine iki kilo pirince, bir kilo şekere muhtaç kalacak.Yine yokluk karabasan gibi çökecek milletin üzerine, ulusunu düşünen aydınlar, paşalar takibatlara uğrayacaklar, onurları kırılacak; bütün bunlardan da kötüsü, bu kovduğunuz düşman, hile ile bütün vatanın , kalelerine saldıracak ve bu kurduğunuz ülkenin yıkılışını gösteren haritalar yapacaklar ve bütün bunları yapan emperyalistlere, bu ülkenin en güvenilir kurumları ve yöneticileri "MÜTTEFİKİMİZ" diyecekler”

Acaba ne yanıt alırdık, bu büyük zaferi kazanan kahramanlardan. Bu gün 30 Ağustos, Büyük Zaferin yıl dönümü ve bu empatiyi yaptığım için ben sevinemiyorum

Saygılarımla...
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/8/2008 - Türk Ve Dünya Tarihinin Akışını Değiştiren Bir Zafer

Kategori: Kemalizm
 
Türk Ve Dünya Tarihinin Akışını Değiştiren Bir Zafer

(30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi)


Sakarya Muharebeleri sırasında İstanbul'daki Müttefik orduları başkumandanlığı 20 Ağustostan başlayıp 13 Eylül gününe kadar Türk ordusunun sırlarını ayrıntılarıyla ele geçirmişti.

Batı Ordusunda Türk kuvvetlerine verilen günlük emirler, Türk birliklerinin harekâtı, Batı cephesi kumandanlığının tutumu vs. geceli gündüzlü, saati saatine, İstanbul'da İşgal Orduları Komutanı General Haringtona iletilmişti. Türkiye için bir ölüm kalım savaşı denebilecek olan Sakarya Meydan Muharebesi boyunca, en gizli askeri sırların dahi nasıl olup ta karşı tarafın eline geçtiği oldukça düşündürücüdür. İngilizlerin Türkiye'deki casusluk teşkilatı elemanları çoğunlukla "Kara Cumbo/Black Jumbo" adı ile anılmaktadır. Kara Cumbo çok faaldi, şaşılacak derecede gizli haberler alabiliyor, Meclis'in gizli oturumlarına ve Ordu içine sızabiliyordu(1). Bu nedenle tehlike dıştan olduğu kadar içten (özellikle İstanbul Hükümeti ve Saltanat taraftarlarından) da gelebiliyordu.

Sakarya'dan sonra İngiliz devlet adamları özellikle Lloyd George, Lord Curzon, İstanbul'daki (büyükelçi olarak tanımlayabileceğimiz) İngiliz Yüksek Komiseri Sir H.Rumbold, onun birinci çevirmeni Ryan, İngiltere'nin İzmir Başkonsolosu Sir H. Lamb ve Atina Elçiliği mensupları iflah olmaz bir Türk düşmanlığı, Yunan taraftarlığı içinde, her olayı Yunanlılar lehine yorumlamaya ve dış dünyaya kabul ettirmeye hazırdılar. Bu kişiler General Harington'u da etkileyecek ve her türlü sulhçu çözüme imkan verdirmeyeceklerdir.

20 Ekim'de Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması bu nedenle Londra'da tam anlamıyla şok etkisi yarattı ve Londra ile Paris arasında 10 Aralık 1921 tarihine kadar karşılıklı üç notanın verilmesine(2) sebebiyet verdi. Fransa'nın Türk yanlısı gibi görünen bir tutum alması üzerine İngiltere, Yunanistan'a desteğini sonuna kadar arttırarak sürdürmeye devam edecektir. Askeri ve politik uzmanların yaptıkları durum muhakemesine göre, Anadolu'da artık Yunanlıların taarruz gücü yoktur, ancak işgalleri altındaki 100-150.000 km²'den fazla sahayı savunma güç ve kapasitesine sahiptirler. Türkler de Yunanlılara karşı saldırı yapabilecek güçte değildirler. Bu durumda bir çözüm bulununcaya kadar "mevcut durumun devamı" en iyi çözüm yolu olarak görülmektedir. Bu nedenle hem Fransa'nın barış görüşmelerine başlanması çağrılarını duymazlıktan gelecek, hem de İstanbul'un barışçı yaklaşımlarını geri çevireceklerdir(3). Bu arada Sultanın İngiliz komiserine 25 Mart 1922 tarihinde yaptığı teklifteki şu ifadeler ibret vericidir:

"İngiltere ile Türkiye arasında bir anlaşma akdedilecektir. Anlaşma gereğince Türkiye, bütün ulusların yararına tarafsız olarak Boğazların serbestisinin korunmasını İngiltere'ye tevdi edecektir. İngiltere bu amaçla kendi askerlerini ya da Türk Jandarmasını kullanabilecektir. Türk hükümeti Türk Jandarmasını İngiltere'nin emrine verecektir. Hatta Boğazların serbestisini korumak için gerekli toprak şeridinin idaresi İngiltere'nin eline verilecektir.

Sultan, böyle bir anlaşmanın Doğu Trakya ile Edirne'nin Türkiye'ye geri verilmesine karşı itirazı ortadan kaldıracağını düşünmektedir, zira bütün uluslar adına Boğazların koruyuculuğu İngiltere'ye verileceğinden gelecekte korkulacak bir şey olmayacaktır. Böyle bir anlaşma, İngiltere'nin Hilafete düşman olduğu ve Türkiye'yi yıkmak istediği yolunda Hindistan'da ve sair yerlerde yaygın olan kanaati hemen ve ebediyen yıkacaktır. Anlaşma aksi fikrin parlak bir kanıtı olacak ve İngiltere'nin hilafetin hamisi (protector) ve şeriki (associate) olduğunu İslam dünyasına beyan edecektir.."
(4).

İşin en ilginç yönü de bu teklifin; Sultan ve Sadarazam'ı İstanbul'dan atıp yerine Yeni Bizans Kralı ve Kraliçesi olarak yunan Kraliyet Ailesini getirmek için büyük çabalar harcayan kişilere yapılmasıdır. Teklifin reddedildiğini söylememiz zannederim gereksiz olacaktır.

Bu faaliyetlerin en önemli etkisi Mecliste kendini gösteriyordu. İngiltere'nin "Türk ordusu Saldıramaz" yorumu muhalif kanadı çok etkilemiş gibi idi. Mecliste sık sık Türk Ordusunun güçsüzlüğünden, bir saldırı yapamayacağından bahsediliyor, savaşsız bir sonuca gitmenin şart olduğu görüşü yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. İngilizlerin ve İstanbul'un bu tartışmaların arkasında olmadığını iddia etmek mümkün değildi. Mustafa Kemal durumu şu sözlerle açıklamaktadır:

"Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki "Sakarya savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!" Bu akıma karşı koyduk.. Muhaliflerin sonradan ortaya çıkan kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine saldırı biçimini değiştirerek başka bir iddiayı ortaya attılar. "Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan Ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle yensek de bununla iş bitmez. İtilaf Devletlerini, özellikle İngilizleri de yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında az bir kuvvet bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla amacımıza erişmek istiyorsak yapılacak iş budur."

Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere değer vermedik. Bunun üzerine yeni bir propaganda çıkardılar. "Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Karanlıklara koskoca bir ulus belirsiz, karanlık amaçlara akılsızca sürüklenir mi?"

Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasi çevrelerinden Ordu birliklerine dek ulaştırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçtan istifade ile Orduya yayılmaya çalışılıyordu.

Rauf Bey, sık sık ve gizlice "Hiç olmazsa gerçek durumuna bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek mi?" diye soruyordu"(5).

Fevzi (Çakmak) Paşanın o dönemle ilgili anıları da şöyledir:

"Düşmana kuvvetimizi göstermeden hakkımızı tanıtmamız imkanı yoktu. Yunanlılar İngilizler tarafından adamakıllı şımartılmışlardı. İstanbul'un sözde Halifesi, Mısır Hidivliğinin sefil salahiyetlerini kabule bile hazırlanmış bir uşak namzedi idi. Bu vaziyette, onun tarafından idama mahkum edilmiş bulunan bizler, mücadele meydanında ciddi bir kuvvet, ciddi bir varlık olduğumuzu göstermeden, İngilizlere sözümüzü nasıl dinletebilirdik." (6).

Burada Fevzi Paşanın şahsında Türk subayının ruh haline dikkati çekmek istiyoruz. İngilizler, Yunanlılar, Sultan, Bolşevikler, Muhalefet her kesimin söz dinlemesini bekledikleri Mustafa Kemal ve arkadaşları, hepsine üstün gelmek ve ancak o şekilde söz anlatmak mecburiyetinde olduklarının bilincindeydiler. ( Burada okuyucularımızın dikkatini 85 yıl sonra günümüzde, özellikle "Laiklik, birlik ve beraberlik, demokratik hak ve özgürlüklere karşı saygı gösterilmesi" konusunda Hükümet, Meclis, Basın Yayın Organları ve radikal uçtaki siyasiler ve aydınlara karşı Ordu mensuplarının yaptığı uyarıların, verdiği mücadelenin ne kadar benzer olduğu hususuna çekmek isterim.)

Olumsuz propaganda faaliyetleri şiddetini artırınca Mustafa Kemal Meclis kürsüsünden (günümüzde dahi etkinliğini sürdürebilecek) şu ibret verici konuşmayı yapmıştır.

"Baylar bilirsiniz ki Mecliste bu dönemde en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını ortaya atmış kişilerdir. Şunun bunun güdümünü istemekte direnenlerdir… Baylar, maddesel ve özellikle ruhsal çöküş, korkuyla, güçsüzlükle başlar. Aciz ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında ulusun da duraksamasına ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Acizlik ve duraksamada öylesine ileri giderler ki; "Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza olanak yoktur. Biz varlığımızı sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım" derler.

Şimdi Baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum. Bunlardan birincisi, en önemli ve temel olanı;
doğrudan doğruya ulusun varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. İkinci araç, ulus adına iş gören Meclisin, ulusal isteği belirmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği direnç, dayanışma ve yiğitliktir. Üçüncü araç, ulusun silahlı yavrularından meydan gelip düşman karşısında çıkarılmış bulunan ordumuzdur.. " (7).

Büyük Taarruz Ve Siyasi Ortam

Ordu beklenen (daha doğrusu beklenmeyen) taarruzuna işte bu baskılı ortam içinde başladı. Saldırı ve hazırlıklar büyük bir gizlilik içinde yapılmış, Türk halkının tam bir disiplin içinde ve genellikle gece yaptığı intikallerle, başta (Meclisteki yanlıları ile) İngilizlerin Black Jumbosu olmak üzere bütün istihbarat örgütleri atlatılmıştır. Türklerin saldıramayacağından emin olan Yunanlılar, kendilerinin çekilmeye mecbur edilmeleri halinde Batı Anadolu'da Yunan hakimiyetini devam ettirmek amacıyla; İzmir-Balıkesir arasında (30 Temmuz 1922) günü "İyonya" adında yeni bir devlet kurarken; Trakya'daki tümenleri ile İstanbul üzerine yürüme hazırlığı yapıyordu. Yunanlılar bu hazırlık içinde iken İngiliz Başbakanı Llyod George 4 Ağustos 1922 günü Avam kamarasında yaptığı konuşmasında Yunanlılara şu sözlerle büyük destek veriyordu.

"Yunan ordusu, mevziimizi boşaltamayız ve antlaşmada kendilerini koruyacak ne gibi hükümler bulunduğunu öğreninceye kadar halkımızı arkamızda terk edemeyiz dedi. Bu mantıksız değildi.. Ne olursa olsun Anadolu'nun bu bölgesindeki azınlıkları etkili bir şekilde korumak gerekmektedir. Bu güvencelerle Ankara'nın sözünü kastetmiyorum. Bu söz Ermenistan için de verilmişti. Neye yaradı? Tek Ermeninin ve Rumun hayatını kurtarmadı. Himaye, bu bilinen bölgedeki hükümetin anayasası biçiminde ve etkisinde, yeterli bir himaye olmalıdır" (8).

İngiltere Başbakanının ağzından çıkan bu sözlerle, İngilizler kurulmakta olan İyonya Devletini tanımış oluyor, Yunanlıların İstanbul'u işgal etme hazırlıkları üzerine de İstanbul'daki Müttefik orduları Başkomutan General Harington

"Yunanlıların İstanbul'u işgal etmeleri halinde Sultanın şahsının himaye edilip edilmeyeceğini"

soruyordu. İstanbul'a Yunan Kralı, daha doğrusu İmparator Konstantin gelmek üzere idi(9).

Mustafa Kemal çok süratli bir imha planı uygulamak zorunda idi. Böylelikle hem düşmanın bir başka savunma mevziinde direnmesine imkan vermeden imhasını sağlamak, hem Batı Anadolu'nun yakılıp-yıkılmasını önlemek, ve hem de Yunanistan'ın arkasındaki batılı müttefiklerinin müdahalesine meydan vermeden sonuç almak mümkün olmalıydı. Birtakım itirazlara rağmen, hazırlanan plan aman vermeden uygulandı. Mustafa Kemal Başkomutanlık Karargahı diye bir yerde sabit kalmadı, daima en ileri hatlara yakın bulundu ve sonuçlara süratle ulaştı.(10)

Türk ve Yunan Ordularının mevcudu 200.000'in üzerinde idi. 26 Ağustos sabahı saat 05.30'da başlayan Türk taarruzu 5 gün devam eden muharebeler sonunda 30 Ağustos günü Yunan Ordusunun tamamen kuşatılıp imha edilmesiyle sonuçlandı. Kaçabilenler Uşak, Kütahya, Bursa istikametlerinde, her tarafı yaka yıka çekilirken Türk Başkomutanlığı 31 Ağustos-1 Eylül günü Ordulara ünlü "Hedefiniz Akdenizdir" emrini yayınladı. Ordular Yunan Ordusunu takip ederken 2 Eylül günü Yunan Ordusu Başkomutanı general Trikopis ve arkadaşlarını esir aldılar.(11) Trikopis huzuruna getirildiğinde Mustafa Kemal büyük bir centilmenlik örneği verdi ve yenik komutana elini uzatarak

" Yorulmuş olmalısınız komutan buyrun oturalım"

diyerek yanına oturttu ve Türk törelerine uygun olarak kahve ısmarladı ve hep birlikte geçmiş savaşın değerlendirmesini yaptılar. Konuşmalarının sonunda Mustafa Kemal :

" Harp bir şans oyunudur general. Siz bir asker ve komutan olarak elinizden geleni yaptınız, ancak bu sefer şansınız yoktu"

sözleri ile üzgün komutanı teselli etmiştir.

"Orduyu, Mustafa Kemal'le beraber Afyon'dan İzmir'e kadar adım adım takip ettik. O yolda bazen buğday, bazen de üzüm çuvalları üzerinde ikişer saat kestirerek geçirdiğimiz geceleri hatırlıyorum. Hatta bu saatlerden birisinde, üzerine uzandığı çuvalın deliğinden aldığı bir avuç üzümü ağzına atmadan evvel Mustafa Kemal Paşanın gülerek;

-Paşam, şu hayatın cilvesine bak, aslanlık edelim derken, farelere döndük, çuval deliğinden üzüm çalışıyoruz! dediğini o yolculuğumuzun en şirin nüktelerinden biri olarak hatırlıyorum".
(12)

İngilizler durumu ancak 2 Eylülde anlayabildilerse de Mütareke teşebbüsüne 7 Eylül günü geçebildiler. İstanbul Hükümeti, Büyük Taarruzun nedenlerini kavrayamadığını ileri sürüyor, üzülüyordu. Padişahın bendeleri, Büyük Taarruzun yakında yapılması planlanan Venedik Konferansını altüst edebileceğini düşünüyorlardı. Böyle bir konferans hazırlanırken, saldırıya kalkışmanın zamanı mıydı? Mustafa Kemalde hiç mi "takt" (yerinde davranma) yoktu.(13)

Halide Edip Onbaşı muharebe alanında komutanlarla buluştukları bir anda Mustafa Kemal Paşaya "İzmir'i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam, çok yoruldunuz" dediği zaman, Paşa kendisine

"Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz" (14) cevabını vermiştir.

Bu sözlerle Mustafa kemal iç politikada yeni bir mücadele döneminin başlayacağını işaret ederken, dış dünya bu inanılmaz zaferin öyküsü ile çalkalanıyordu. Zafer İngiltere'de ünlü Başbakan Lloyd George'un siyasi kariyerini bitirmişti. Yapılan milletvekili seçimini kazandı, ancak o artık İngiltere Halkının güvenini yitirmiş bir politikacısıydı. Zaferin asıl etkisi Emperyalizmin ağır baskısı altında bunalan Orta Doğu, Afrika ve özellikle Hindistan, Çin gibi dev Asya Ülkeleri liderleri üzerinde kendini göstermişti. Zafer; bu liderler için bir umut, bir ışık olmuş,
41 Yaşındaki genç Türk generali Mustafa Kemal Sakarya'da Emperyalizmin durdurulabileceğini ve 30 Ağustos Zaferiyle de Emperyalizmin yenilgiye uğratılabileceğini göstermişti. Böylece dünyada yeni bir çağ, yeni bir dönem başlamış oluyordu.


Dr.M.Galip BAYSAN

DİPNOTLAR

(1) Bilal N.Şimşir : İngiliz Belgeleri İle Sakarya'dan İzmir'e s. 155, 156, 331( Ankara-1989)

(2) Aynı Eser, s.206-212

(3) Aynı Eser,s.276-291

(4) Aynı Eser, , s.280-290

(5) Atatürk :Söylev-II, s.465-466 (Türk Dil Kurumu, Ankara-1978)

(6) 30 Ağustos Hatıraları, s.22 (Sel yayınları, İstanbul-1955)

(7) Söylev-II, s.467, 468; Atatürk'ün Gizli Oturumlarda Konuşmaları, s.241-244 (TTK Ankara-1975)

(8) Sakaryadan İzmire,s.310

(9) Aynı Eser , s.310-311

(10) 30 Ağustos Hatıraları, s.32, 33

(11) Celal Erikan : Komutan Atatürk, s.826 (T.İş Bankası Ankara-1972)

(12) 30 Ağustos Hatıraları , s.24 (Mareşal F. Çakmak'ın Anıları)

(13) Sakarya'dan İzmir'e, s.341, 342

(14) Halide Edip Adıvar : Türkün Ateşle İmtihanı, Kurtuluş Savaşı Anıları s.227 (İstanbul-1987)




2 YorumYorum yaz!Bağlantı

29/6/2008 - Sosyalizm Anlayışımız

Kategori: Kemalizm

Sosyalizm Anlayışımız

Refaha ulaşmış Batı ülkelerinde eski cazibesini az çok kaybettiği iddia edilse bile, sosyalizm, Asya'da, Afrika'da, Güney Amerika'da, tek kurtuluş yolu olarak hızla gelişiyor. Hindistan, Küba, Mısır, Cezayir gibi, “sosyalistim" diyen memleketlerin sayısı günden güne çoğalıyor. Azgelişmiş ülkelerde sosyalizm, hürriyet ve demokrasi gibi, yeryüzünün en cazip kavramlarından biri haline geliyor. O kadar ki, toprak reformu ve bazı kamulaştırma hareketlerini durdurmak için Suriye'de kazan kaldıran toprak ağları ve sermayedarlar bile, "Biz de sosyalistiz!" demek zorunda kalıyor!

Memleketimizde ise sosyalizmi bir umacı şeklinde göstermek için bugüne kadar hiçbir çaba esirgenmemiş. Bir engizisyon havası yaratılmasına çalışılmış... En ağır baskı yollarına gidilmiş. Daha da gidilebilir.
Bu durum, hürriyet anlayışımızın ne kadar sahte ve riyakârane olduğunu ortaya koyuyor. Bununla beraber, Türkiye'de de bir sosyalist ortam hızla gelişiyor. Hiç değilse fikir alanında... Motor rolünü, bugün sosyalist düşünce oynuyor. Eski düzenin avukatları savunmada.

Sosyalizmin dünya çapındaki başarısı, sosyalist düşüncenin vuzuhtan uzaklaşmasına ve çeşitlenmesine yol açmıştır. Bizde de sosyalistim diyenler, bu kelimeye çok farklı manalar veriyorlar. Bu sebeple, sosyalizm konusunda fazla vuzuha kavuşmaya çalışmak faydalı olacaktır.


Sosyalizm Tektir

inanıyoruz ki, prensip itibarıyla sosyalizm tektir. Bütün sosyalist akımlar, kaynağını aynı sosyalist idealden alırlar. Bu ideal, en geniş şekliyle bütün insanların hürriyet, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin ışığı altında, en iyi şekilde yaşamalarına ve gelişmelerine imkan veren bir toplum düzenine ulaşma çabası şeklinde özetlenebilir. Sosyalistler, bu idealin, sınıfsız bir toplum kurmakla gerçekleşebileceğine inanırlar. Sınıfsız bir toplum düzeninin kurulması da istihsal araçlarının kamulaştırılması ile mümkündür. Sosyalist, özel mülkiyete ve kâra dayanan bir iktisat sistemini,sadece sosyal bakımdan israflı olduğu için değil, ahlâki bakımdan da reddeder.İnsana bir ticaret metası gibi bakan böyle bir sistemin insan haysiyetiyle bağdaşamayacağına inanır.

Bu noktaya kadar sosyalistler arasında bir görüş ayrılığı çıkacağını sanmıyoruz.Yukarıdaki ilkeleri kabul etmeden sosyalistim diyenlerin, sosyalisti olmadıkları kesin şekilde söylenebilir.

Sosyalistler arasındaki farklılaşma, sosyalist toplum düzeninin nasıl kurulacağı konusunda ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan sosyalizmin çeşitli ve birbirinden çok farklı uygulama şekillerine rastlanmaktadır. Bu farklılaşmaya rağmen, uygulama alanında sosyalizmi üç ana grupta toplamak mümkündür:

1)Doğu Sosyalizmi: Azgelişmiş memleketlerin hızla kalkınmasını sağlamak bakımından başarısını kesin şekilde ispat etmiş bulunan bu tip sosyalizmin maliyeti, birçok sosyalisti sosyalizmden vazgeçirecek kadar pahalı olmuştur.. Sovyetler Birliği'nde, milyonların ölümü pahasına girilen kolektifleştirme hareketi, kanlı tasfiyeler hâlâ hatırlardadır. Bu sebeple, Doğu sosyalizmi ancak totaliter bir idare altında yürütülebilmiştir!

2)Batı Sosyalizmi: Uyanık ve teşkilatlanmış geniş emekçi kütlelerine ve gelişmiş bir ekonomiye sahip bulunan Batı memleketlerinde sosyalizm, çok büyük değişikliklere ihtiyaç göstermeden yumuşak metotlarla gerçekleştirilebilir.Azgelişmiş memleketler bakımından en güç iş olan sermaye birikimi meselesi bu ekonomilerde çözülmüş, Orta Çağ düzeni çoktan tasfiye edilmiş ve emekçi yığınlar büyük teşkilâtlı kuvvetler haline gelmişlerdir. Bütün bunlar Batıda sosyalizmin uygulanmasını çok kolaylaştırmakta ve Batı sosyalizmini Orta Çağ düzeninden en kısa zamanda kurtulup çağdaş uygarla seviyesine erişmek isteyen memleketlerdeki uygulamalardan ayırmaktadır.

3)Azgelişmiş Ülkeler Sosyalizmi: Batı ekonomilerinin birkaç yüzyıldı aldığı mesafeyi hızla kapayıp, en kısa zamanda ileri toplum düzenlerin: ulaşma zarureti, azgelişmiş ülkeleri sosyalizme itmektedir. Bu memleketlerde sosyalizm, köklü reformlarla Orta Çağ kalıntılarını tasfiye etmek, yen: bir insan tipi yaratmak ve hızlı kalkınmayı sağlamak zorundadır. O haldi azgelişmiş ülkelerde sosyalizm, çok köklü değişikliklere ihtiyaç gösteren bir cins beyaz ihtilâl şeklinde düşünülmelidir.

Bu durum, onu Batı Sosyalizminden geniş ölçüde ayırmaktadır: Bir defi Batıda sermaye yaratılmıştır, yaratılan sermayenin kamuya mal edilme-bahis konusudur. Halbuki azgelişmiş ülkeler, mevcut olmayan sermaye}, yaratmak durumundadır. Batıda milli gelirin dağılışındaki adaletsizlikle: düzeltmek ilk meseledir. Azgelişmiş ülkelerde ise adaletsizliklerin giderilmesi kadar, millî gelirin arttırılması da önemli bir dâvadır.

Bu ülkelerde, Batıda olduğu gibi, kalkınmayı gerçekleştirebilecek güçte bir burjuva sınıfının mevcut bulunmayışı, en liberal görüşlerden hareke: edilse dahi ister istemez geniş bir devletçilik tatbikatına yol açmaktadır. Bu zoraki devletçiliği, kütlelerin refahını arttırmaya yönelmiş rasyonel bir kalkınma vasıtası haline getirmek sosyalizmin görevidir.

Diğer taraftan Orta Çağı çoktan tasfiye eden Batıda akılcı görüş hâkimdir. Azgelişmiş ülkeler ise, akılcı görüşü yerleştirmek ve Batılı insan tipin yaratmak zorundadır.


Türk sosyalizmi

O halde Türkiye için nasıl bir sosyalizm istiyoruz? Yukarıdaki açıklamalar Batı Sosyalizminin memleketimize örnek olamayacağını göstermektedir. Az gelişmiş ülke olan Türkiye’de Sosyalizm radikal olacak, kısa zamanda yeni bir toplum düzeni kurmaya yönelecektir.

Doğu Sosyalizmi de Türkiye’ye örnek teşkil edemez. Asıl gayenin insanın gelişmesi olduğunu unutabilecek kadar insafsız metodlara yönelmek, arzu edilecek bir şey olmadığı gibi zaruri de değildir. Böyle bir sosyalizm anlayışına, kalkınma konusundaki müesseriyetine rağmen karşıyız. Radikal, fakat insani bir Sosyalizmden yanayız.

Burada bir noktayı iyice belirtmek ve iftiraları cevaplandırmak lazım: Türk Halkının refah ve saadeti için mücadele eden Sosyalistlerin, gerçek milliyetçiler olduğuna inanıyoruz. Sosyalizmin milliyetçi anlayışı, milli bağımsızlık konusunda da görülmektedir. Sosyalist, Amerikan boyunduruğuna da, Rus boyunduruğuna da karşıdır. Ekonomik bağımsızlıkla tamamlanmadıkça, 20. yüzyılda siyasi bağımsızlığın fazla bir mana taşımayacağına inanır.

Bu sebeple Amerika’dan fazla Amerikanlık taslayan ağaların ve ağalara uşaklık eden sözde milliyetçilerin, vatanseverliklerinden şüphe ediyoruz. Türk ekonomisini dilencilikle yaşar hale getirerek yeni bir “Düyunu Umumiye” devri açan ve zengin amcalarımızı kızdırmak endişesi ile milli kurtuluş hareketlerini desteklemekten korkan idarecilerin milliyetçiliğine inanmakta güçlük çekiyoruz.

Sosyalizmin temel hedeflerinden biri, en kısa zamanda ekonomik bağımsızlığın gerçekleştirilmesi ve dış kredilerin eşit şartlarda alınmasının sağlanması olacaktır. Sosyalizm, bu anlamada milliyetçidir. Milliyetçilik babında, Sosyalistlere toz kondurabilecek fazla sayıda babayiğit mevcut olmasa gerekir.

Esasen sosyalizmi, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik, Laiklik, Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik ilkelerine dayanan Atatürkçülüğün en tabi sonucu ve devamı sayıyoruz. Sosyalizmin, Atatürk Devrimlerini geliştirme ve ileri götürme yolu olduğuna inanıyoruz.

Sosyalizm, Atatürkçülük kadar, demokrasinin de tabii sonucudur. Demokrasi, Sosyalizmin ikiz kardeşidir. Bu hedefe, ya ihtilalci ya da klasik demokrasinin sağladığı imkanlardan faydalanılarak varılabilir. Biz, Sosyalizme ikinci yoldan ulaşılmasını tercih ediyoruz. Gerçek bir söz ve teşkilatlanma hürriyeti tanındığı takdirde, Sosyalizmin normal yollardan başarıya ulaşacağına güveniyoruz.

Anayasanın tanıdığı hürriyetlerin gerçekleştirilmesi, korunması ve antidemokratik kanunların tasfiyesi için ön safta mücadele edecek olanlar , hiç şüphe edilmesin, Sosyalistlerdir. Yalnız bu noktada çok aşırı hayallere kapılmamak ve mevcut düzenden faydalananların mukavemetlerini küçümsememek lazım. Bugün açık rejim adı altında mutlu azınlığın diktasını yürütmeye çabalayanların nerelere kadar gidebilecekleri iyi bilinmeli. Daha düne kadar hürriyet şampiyonluğunu kimseye vermek istemeyenlerin çıkarlarına dokunulur dokunulmaz, faşist usullere rahatça başvurdukları unutulmamalı.

Dünkü hürriyet şampiyonları şimdiden klasik demokrasiye gerçekten inanmış insanlara yakışmayacak tehditler savuruyorlar. Antidemokratik kanunlara el atmaktan kaçınıyorlar. Bu sebeple, bugün Türkiye’de demokrasi imtihanını Sosyalistler değil, iktisadi ve siyasi gücü ellerinde tutanlar vermekteler. Sosyalist mücadelenin şeklini, iktidarların davranışı tayin edecektir. Demokratik yollardan demokrasiye ulaşmak isteyen sosyalistler, bunu önlemeye çalışacak demokrasi düşmanlarıyla sonuna kadar savaşmaya hazır olmalıdırlar.

Sosyalizm bu mücadeleden başarıyla çıkacaktır. Zira Ota Çağı ve tahammülü gittikçe güçleşen istismar düzenini tasfiye edemeyen, iktisadi kalkınmayı gerçekleştirmek yerine dilencilikle yaşamaya yönelen, bugünkü Atatürkçülüğe aykırı gidiş, daha çok uzun müddet sürüp gidemez. Sosyalizm tek kurtuluş yolu olduğu, çok geçmeden anlaşılacaktır. Yalnız Sosyalizm, Alaaddin’in sihirli lambası gibi, kendiliğinden her derde deva olacak değildir. Bu sebeple Sosyalistler klişelerden kurtulup, Sosyalizmin memleketimizde uygulanış şartları ve bunun ortaya çıkardığı müşahhas meseleler üzerinde açık ve kesin görüşler ortaya koymak zorundadır.

Doğan Avcıoğlu
Yön, Sayı 36, 22 Ağustos 1962
1 YorumYorum yaz!Bağlantı

6/6/2008 - Mustafa Kemal Atatürk’ün Solculuğu

Kategori: Kemalizm

Mustafa Kemal Atatürk’ün Solculuğu


Atatürk sağcı mı, yoksa solcu mudur?

Atatürk sağcı mıydı, yoksa solcu muydu sorusu hep tartışması konusu olmuştur. Öyle ya, Atatürk tüm yaşamı boyunca sağcı veya solcu olduğunu hiç söylememiş. Şimdi çık çıkabilirsen işin içinden.

Aslında Atatürk, sağcı veya solcu olduğunu bildirme ihtiyacı bile duymamıştır.

Niye?

Tam bağımsızlıktan yana olan, hiçbir devletin rejimine özenmemek ve taklit etmemekle övünen bir liderin, dünya ölçeğinde kabul edilen bir ideoloji ile kendini tanımlamaması çok normaldir aslına bakılırsa.

Peki, Atatürk sağcı veya solcu olduğunu bildirme ihtiyacı duymamış iken, biz niye bu ihtiyacı duyuyoruz?

Atatürk’ün sağcı veya solcu olması bir durum değiştirir mi?

Değiştirir, hem de çok şey değiştirir.

Yıllardır millete Atatürk sağcı bir lider olarak gösterildiği için, Atatürk halktan soğutulmuştur. Atatürk halktan soğutulduğu gibi Atatürk’ün devrimci, milliyetçi, antiemperyalist tavrı gözden kaçırılmış ve Atatürk’ün iki önemli özelliği yok sayılmıştır. Bu da Atatürk’ü diğer liderlerle aynı kefeye konulmasına neden olmuş ve Atatürk’ü kişiliksizleştirmiştir.

Oysa Atatürk’ü Atatürk yapan, devrimciliğe ve Türk milliyetçiliği temeline dayalı antiemperyalist tavrıdır.

Bir insan hem devrimci hem de Milli Kurtuluş savaşları ölçeğinde antiemperyalist bir milliyetçilik anlayışını benimsemiş ise o kişi solcudur. Hele bu kişi Atatürk ise O’nun solcu olduğundan hiç şüphemiz yoktur.

Zaten hiç kimse, hayatında hem devrimci olup hem de milliyetçi olan birinin sağcı olduğunu iddia edemez. Çünkü bu özellikleri taşıyan biri doğal olarak savunduğu ideolojinin ismini koymasa bile onun solcu olduğunu herkes tasdik edecektir.

Kaldı ki, tüm sağcı liderler Atatürk ve onun mirası olan Türkiye devletini sol olarak gördüklerini açıkça itiraf etmişlerdir. Hatta itiraf etmekle kalınmamış, O’nun mirası olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sağcı işbirlikçiler tarafından emperyalist devletlerin sömürgesi durumuna getirmişlerdir.

Oysa Atatürk, Milli Mücadele ile emperyalist devletlere karşı silahlı mücadele verdiği gibi, sonrasında halkçı-devletçi bir anlayış ile de ülkesini kapitalist devletlerin açık pazarı olmaktan korumuştur.

Eğer sağcılar bu ülkeyi emperyalist devletlerin sömürgesi ve açık pazarı durumuna getiriyorsa, o halde Atatürk’ün sağcı olmaması gerekir. Bu bile Atatürk’ün solcu olduğunun bir delilidir.

Evet, Atatürk’ün ne kadar solcu olduğu veya neye göre ne kadar solcu olduğu tartışılır, ancak bir şeyin tartışılması veya iddia edilmesi saçmadır. O da Atatürk’ün sağcı olduğudur.

Atatürk’ün sağcı olmadığı aslında o kadar nettir ki, birilerinin bu itirafı kendine yapması kendine yapmış olacağı bir iyilik olduğu gibi, sonrasında da bu millete yapmış olacağı bir iyilik olacaktır.

Atatürk’ün solcu olduğu hep gizlenmeye çalışıldı

Akıl ve mantık yoluyla bile Atatürk’ün solcu olduğunu bulabilirsiniz; ama birileri bu halka doğruyu buldurmak istemiyor. Kendisi sağcı olduğu için, Atatürk’ün solcu olarak bilinmesinden rahatsızlık duyuyor.

Özellikle 12 Eylül döneminde sağcı Kenan Evren; “Biz Atatürkçüyüz, O’nun mirasçısıyız” diyerek Atatürkçülük anlayışını Türkiye’den silmeye çalıştı

Bu işe önce Atatürk’ün sağlığında kullanmış olduğu “devrim” sözcüğünü yok sayarak başladı. “Atatürk ‘devrim’ sözcüğünü kullanmadı, ‘inkılap’ sözcüğünü kullandı” diyerek Atatürkçülüğe bir darbe vuruldu.

Yine Atatürk’ün milliyetçilik temelindeki antiemperyalist ve antikapitalist tavrı Atatürk ile ilgili yazılan kitaplarda işlenmemeye başladı.

80 ve sonrası doğumlu gençliğe okutulan “İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük” adlı eserde, Atatürk’ün antiemperyalist yapısı nedense görmezlikten gelindi!

Neden acaba?

Atatürk’ün “tam bağımsızlık” şiarının öğrenilmesi durumunda 68 kuşağında olduğu gibi gençlik hareketinin tekrar başlaması istenilmedi.

80 sonrası gençlik, tam da onların istediği gibi olmadı mı? Oldu.

Gençleri Atatürk’ten uzaklaştıran 12 Eylül yönetimi, Atatürk’ün 6 Ok’unu görmezlikten gelerek bu işe devam etti.

Atatürk, din ile dünya işlerinin karıştırılmaması için laiklik ilkesini özellikle 6 Ok içinde tanımlamıştı. Oysa Kenan Evren gibi sözde Atatürkçüler, meydanlarda Kuran’dan ayetler okuyor ve ülkede birlik beraberliğin sağlanması için Atatürk’ün Türk milliyetçiliği ve laiklik ilkesi yerine, İslam kardeşliğini öneriyordu.

12 Eylül döneminden sonra hız verilen liberalleşme ile Atatürk’ün devletçilik anlayışı da yıkılmaya çalışıldı. 12 Eylül öncesinin Marksistleri 12 Eylül sonrasında liboş olarak, daha doğrusu Kenan Evren’in beslemeleri olarak piyasaya çıkıp Atatürk’e ve Kemalizme saldırmaya başladı.

Okuduğunuz gibi, “Biz Atatürkçüyüz” diye ortaya çıkan sağcılar, bu ülkede Atatürkçülüğü tasfiye edenler olmuştur.

Tıpkı 12 Mart’ta olduğu gibi; “Atatürk’ün yolundayız” diyen askeri yönetim, yayınladığı bildiride bile Atatürk ve devrim gibi birçok kelimeyi sansürlemişti.

Öyle ya, Atatürk’ten korkan sözde Atatürkçüler, Atatürk’ün devrim sözünden de korkacaklardı.

68 gençliği de devrim için yola çıkmamış mıydı?

O zaman devrim sözcüğünü içeren her türlü ideoloji ve söz ile mücadele edilmeliydi. Hatta bu Atatürk olsa bile.

Atatürk’ün sola karşı olumlu tutumunun öğrenilmemesi için Meclis’teki gizli oturumların bile içeriğini, 80 sonrası tam olarak öğrenebildik.

Zaten Atatürkçülük adına tam bağımsızlık yolunda mücadele veren bu devrimci ve solcu gençler bir de bu bilgilere o yıllarda ulaşmış olsa idi o devrimci, Atatürkçü, solcu gençlik nasıl durdurulacaktı?

Tabii, haliyle durdurulamazdı!

Atatürk’ün unutturulmaya çalışılan antiemperyalist ve sol söylemleri

Gençliğin durdurulmasının yolu, Atatürk’ün sol söylemlerinin unutturulmasıyla mümkündü.

Yazımızın başında dediğimiz gibi, Atatürk tam bağımsızlık anlayışına sahip olduğu için Türkiye’nin başka devletlere öykünmesine karşı çıkmış, bunun yerine Türkiye’nin bir öze dönüş hareketini başlatması gerektiğini söylemiştir.

Ne diyordu Atatürk: “Hiçbir kimsenin, hiçbir milletin adet ve ahlak-ı hususiyelerine ve milliyet esaslarına muarız değiliz. Yalnız istibdada karşı, emperyalistlere karşı düşmanız.”

Bolşevikliğe karşı olduğunu açıkça ifade eden Atatürk, “Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne de Batılılaşacaktır; o sadece özdeşlecektir” diyerek de Batılılaşma ve Amerikanlaşmaya da karşı olduğunu açıkça söylemiştir.

Başka devletlere benzemeye karşı çıkması Atatürk’ün antiemperyalist tavrından kaynaklanıyordu.

O nedenle Atatürk; “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı, bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı, heyet-i milliyece mücadeleyi caiz gören bir mesleği takip eden insanlarız…” diyordu.

Atatürk, Anadolu’da emperyalizme karşı vermiş olduğu Milli Mücadele’nin tüm mazlum milletlere örnek olduğunu şu sözlerle itiraf ediyordu: “Türkiye’nin, hâlâ açık ve kapalı olarak çılgınca saldırılara hedef olmasının nedeni, bütün mazlum uluslara kurtuluş yolunu göstermiş olmasıdır.”

Atatürk Anadolu’da emperyalizme karşı vermiş olduğu mücadelenin yalnızca kendi adına değil, bütün mazlumlar adına verildiğini de şu sözlerle açıklıyordu: “Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği, bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yüreyeceğinden emindir.”

“..bir yanda Batının işçi sınıfı, öte yanda Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları milletlerarası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç dünya işçilerince kavrandığı gün, burjuvazinin gücü sona erecektir.”


Eğer Atatürk sağcı olsaydı bu tarz sözler söyler miydi?

Atatürk başka ne diyordu: “Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve nabut edecektir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir haleti içtimaiyeye mazhar olacaktır.” Kimine göre sağcı bir lider olduğu iddia edilen Atatürk oldukça sol bir söylem kullanıyor her nedense!

Daha önce dediğimiz gibi, Üçüncü Dünya ülkeleri sosyalizm ile emperyalizme karşı vermiş olduğu Milli Kurtuluş savaşı ile tanışmıştır.

Atatürk de Lenin’e göndermiş olduğu 4 Ocak 1922 tarihli mektubunda bu gerçeğin bir benzerinin Türkiye için geçerli olduğunu söyleyerek Türkiye’nin kendine özgü bir devlet anlayışının olmasını savunuyor ve şöyle diyordu: “…Batıda, kapitalist sınıfın tüm ulus üzerinde egemenlik kurmasına benzer bir durum, bugün Türk ülkesinde yoktur. Bu bakımdan, biz, kapitalist sistemden ötede, halkçılık sistemini gerçekleştirmiş bulunuyoruz…”

Atatürk bu konuşmasında bir gerçeği dile getirmiştir. Türkiye’nin sorununun bir “sınıf mücadelesi” olmadığının, aksine “Milli Kurtuluş mücadelesi” olduğunun tespitini yapmıştır.

Atatürk’ün bu tespiti ile Kemalist devrimin içini doldurmaya çalışan Kadro’nun temel tezi uzlaşmaktadır. Ne tesadüf, Kadro da Atatürk’ün desteğiyle çıkıyordu!

Atatürk ve Türkiye Komünist Partisi

Atatürk, yakın silah arkadaşlarına Ankara’da Türkiye Komünist Partisi’ni kurdurmuş iken Bakü’de zaten Mustafa Suphi önderliğinde Türkiye Komünist Partisi mevcut olup, Atatürk’ün Anadolu’da emperyalist devletlere karşı vermiş olduğu Milli Mücadele’ye destek veriyordu.

Kurmuş olduğu Türkiye Komünist Partisi’ni Mustafa Suphi’ye kaptıran Enver Paşa, Sovyet Rusya’nın desteğiyle kurmuş olduğu Halk Şuralar Fırkası ile Atatürk’ün Sakarya’da yenilmesini bekliyordu. Eğer Atatürk yenilmiş olsaydı, Anadolu’ya girip Yunanlıları yendikten sonra Sovyet Rusya’nın desteği ile Türkiye’de Bolşevik bir devlet kurmanın derdinde idi.

Mustafa Suphi kayıtsız şartsız Atatürk’e ve vermiş olduğu Kurtuluş Savaşı’na destek veriyor; diğeri ise Atatürk’ün yenilmesini bekleyen eskinin Turancısı sonrasında komünist olan Enver Paşa. Biri İttihatçı, diğeri ise İttihatçılara sürekli karşı olan bir Türk milliyetçisi.

Zaten Mustafa Suphi’yi de Atatürk’e yakın kılan bu ortak özellikleri değil miydi?

Daha öncesinde Atatürk’ün dış görüşmelerinde ve kaleme aldığı yazılarda “Türk komünizminden” bahsettiğini ve Türkiye’de kendine özgü bir komünizm istediğini yazmıştık.

Mustafa Suphi’nin, Atatürk’ün bu görüşlerini bildiği yönünde elimizde bir bilgi yok. Yalnız Atatürk’ten Anadolu’ya gelme konusunda izin isteyen Mustafa Suphi, Atatürk’ten olumlu karşılık alacağı yönünde inanca sahipti.

Ancak Atatürk, yakın silah arkadaşlarının yanlış bilgilendirmesi sonucunda Mustafa Suphi’ye karşı biraz soğuk takınır. Bunda etkili olanlardan biri de Kazım Karabekir Paşa’dır.

Bu bilgiye de, Atatürk’ün gizli oturumda yapmış olduğu konuşmadan ulaşıyoruz.

Atatürk burada yapmış olduğu konuşmada; “Hiçbir zaman merkezi dışarıda bulunan bir örgüt ile ilişki kurmayız; onlarla işbirliği yapmayız. Biz kendi kendimizi yönetmeye çalışırız. Bu memlekette çalışmak isteyenler, gerçek olarak çalışmak isteyenler memleket içinde bulunurlar ve memleketin gerçek kaynağına, kitlere dayanır.Onun için Mustafa Suphi’ye ceza yapamazsınız efendiler” diyerek, Mustafa Suphi’nin bu memleket için mücadele vereceğine inandığını açıkça ifade etmiştir, hem de tüm yanlış bilgilendirmelere rağmen.

Hiç tanımadığı bir insanı, yapmış olduğu mektuplaşmalarla tanıyan Atatürk, Mustafa Suphi’nin Sovyet Rusya’yla bağını kopararak kayıtsız şartsız Kurtuluş Savaşı’na destek vereceğine inanmıştır.

Neden acaba?

Mustafa Suphi, Atatürk’ü ve Türkiye’deki diğer tüm Türk milliyetçilerini tanıyan bir kişiydi. İfham gibi milliyetçi bir gazetede yazarlık yapan Mustafa Suphi, Türkiye’yi ve verilen Kurtuluş Savaşı’nın amacını çok iyi bilmekteydi.

Bu, Mustafa Suphi’nin Atatürk’e yazmış olduğu mektuplar okunduğunda çok açık ve net görülecektir. Türk komünizminden bahseden bir Atatürk’ün, milliyetçi bir sosyalist olan Mustafa Suphi’den başka iyi bir solcu bulması imkansızdı. Atatürk de mutlaka bunu görmüş olmalıydı!

Zaten Mustafa Suphi’den sonra TKP’nin başına gelen Şefik Hüsnü, Atatürk ve Kemalizm düşmanlığı yaparak kökü Sovyet Rusya’ya dayanan bir solun Türkiye’ye yararlı olamayacağı kanıtlamıştır!

Atatürk’ün Mustafa Suphi ve TKP’sine göstermiş olduğu yakınlık bile Atatürk’ün Türkiye’ye özgü bir sol anlayışa her zaman sıcak baktığını göstermektedir. Bu da Atatürk’ün solcu olduğunun bir delilleri arasındadır.

Atatürk’ün halkçı sol programı

Kurtuluş Savaşı’nda verilen mücadeleden sonra şimdi ülkenin ekonomisini emperyalist ve kapitalist ülkelerin sömürüsünden kurtarmak gerekiyordu. İlk 5 yıl içinde denenen liberal programla ülkenin gelişimi sağlanamadığı gibi ülke ekonomisi sömürüden de kurtarılamamıştı.

Türkiye’nin ekonomik büyümesi de 1931-1945 yıllarında uygulanan devletçi ekonomi modeli dönemine denk gelmektedir. 1929 yılında yaşanan ekonomik buhrandan sonra uygulanan devletçi ekonomi modeli ile Türkiye bu buhranı çok rahatlıkla atlatabilmiştir.

Bu dönemin en önemli özelliği yabancı şirketlerin millileştirilmesidir (devletleştirilmesidir). Yabancı şirketlerin millileştirildiği bu dönem, devletçi ekonomi modelinin teorisini oluşturan Kadro grubunun Atatürk’ün desteğiyle çıktığı dönemdir.

Devletçi ekonomi modeli tüm dünyada sol partiler tarafından kullanılan terminolojidir. Türk devriminin içini doldurmaya çalışan Kadro grubunun devletçi ekonomi modelinin teorisini oluşturmaya çalışması da bir sol anlayışın ürünüdür.

Atatürk’ün halkçılık programı da yine sol anlayışın bir ürünü olup, Atatürk Meclis’te; “Türkiye halkı emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtararak, irade ve hakimiyetinin sahibi kılmakla gayesine ulaşacağı kanaatindedir” diyerek halkçılık programını açıklıyordu. Atatürk’ün bu sözleri bile başlı başına halkçı bir sol söylemdir.

Atatürk’ün hangi sözüne baksanız, hangi uygulamasına baksanız altında bir sol düşüncenin olduğunu görürsünüz. Birileri ne kadar gizlemeye çalışsa da bu böyledir.

Atatürk’ün sıkça kullandığımız “Köylü milletin efendisidir” sözü bile bir sol söylemdir; ama anlayana! Atatürk dönemi CHP’sinde milletvekilliği yapanlar bile CHP’nin sol pir parti olduğunu kabul eder. Zaten ona karşı kurulmuş olan Terakkiperver Cumhuriyet Partisi gibi partiler de devletçi ekonomi modeline karşı liberal ekonomi modelini savunmuştur. Herkes bilir ki, liberal ekonomi modeli sağcıların savunduğu ekonomi modelidir.

Atatürk’ü halkçı ve devletçi bir anlayışa iten neden, Atatürk’ün solcu ve milliyetçi olmasıdır.

Atatürk’ün solcu ve milliyetçi olduğunu gözardı ederek Atatürk’ü anlamak mümkün değildir. Zaten tüm sağcıların Atatürk’ü anlayamaması da bu yüzdendir.

Yunus YILMAZ - TÜRKSOLU

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->
Kemalizm - Tam Da Şimdi

Son Yazılar

Ne Mutlu Hamaslıyım Diyene...
Tam Bağımsız Gazeteci : Uğur Mumcu
Deniz Feneri az! Okyanus Feneri lazım bunlara...
KAHRAMAN TÜRK ORDUSUNUN PAŞALARINI SERBEST BIRAKIN..
Okulları Da Nakite Çeviriyor!
Büyük Taarruz ve Sonrası
Türk Ve Dünya Tarihinin Akışını Değiştiren Bir Zafer
Atatürk de Ergenekon’da
Bu ülkede sizin neyiniz var?
Mumcudan İnönüye
Bu da oldu: Sanık, hükümlüyü affetti
İşte Gül'ün Rektörü
YOMANGO : Modern Çağın Robin Hoodları
Soros'un askerlerini nasıl eğittiniz?
RÜŞVETİN BELGESİ
Genç Akademisyenler, Batı ve Liberaller
Zırhlı Otomobil
YAŞ...
Gidişat
Masumlaşan PKK ve “Mağdur Kürtler”
"DURMAK YOK YOLA DEVAM"
THKPC VE KEMALİZM SAVUNMASI - Mahir ÇAYAN
İstanbulda Terör Saldırısı
Asıl Terörist Kim?
Ordumuza Destek Olmalıyız!

Kategoriler

Arkadaşlarım

hussoloji
ikizler
blogekle
geyikfm09
asimavi
benimki
hogsmeade
esedereli
dilayli
ikizizbiz
gazikemal
offff
c2n3r
cumhuriyethalkpartisi
dergii
akkelebek
aykizz
hayaliduman
askcicegi
sizinbloglariniz
lnur
indeterminist
ahmetfidan
ismailgumus91
kemalistiz
aycasu

Kemalistler.Net