KEMALİST DEVRİM ŞEHİTLERİMİZ, DARAĞACINDA ÜÇ FİDAN
Türkiye'de 68 Kuşağı'nın simgesi olarak kabul edilen, siyaset tarihimizin en etkin ve devrimci gençlik hareketinin önderlerinden , KEMALİST DEVRİM ŞEHİTLERİMİZ Deniz GEZMİŞ, Hüseyin İNAN ve Yusuf ASLANIN'ın idam edilişlerinin 36. yıldönümü dolayısıyla, Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Gençlik Kolları bir saygı ve anma etkinliği düzenleyecektir.
4 MAYIS PAZAR günü, Taksim'deki Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde saat 14:00' te buluşacak olan il gençlik örgütümüz, Gümüşsuyu güzergahını izleyecek ve Denizlerin 6. Filoyu denize döktüğü yerde, Dolmabahçe' de, bir basın açıklaması yapacaktır.
Anti-emperyalist, Kemalist devrim bayrağını her zaman yüksek bir bilinç ve büyük bir onurla dalgalandıran, Deniz Gezmiş'in şahsında bayraklaşan 68 kuşağı şehitlerini anmak için bütün Cumhuriyet Halk Partili yoldaşlarımızı Taksim'e bekliyoruz.
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Gençlik Kolları
Deniz Gezmiş'in ölmeden önce ailesine yazdığı mektup;
"Sana ben her zaman için müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni...Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Baba, biz Türkiye'nin ikinci Kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da... Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi... Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları... Düşün baba; Bugün hükümet işini, gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız. Size sesleniyorum ki bu Türkiye'de ben ve benim gibilerin olacağına ve bizim izimizde tam bağımsız Türkiye için çalışacaklarına var gönlümle inanıyorum..."
Muzaffer İlhan ERDOST Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) Başkanı
Ükenin laik ufkunu tarikatların kararttığı kentte, Siirt’te, “milli irade”yle özdeşleştirdiği 16.5 milyon seçmenin “demokratik, laik, sosyal hukuk devletine inanarak AKP’ye oy verdiğini” söyleyen Erdoğan, Ulusal Egemenlik Bayramı’nda, 23 Nisan’da, aynı seçmeni, yani “milli irade”yi, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı Taksim’de kutlamak istediği için “ayaktakımı” olarak nitelemişti. Erdoğan, öyle anlaşılıyor ki “Kanlı Pazar” olarak tarihe geçmiş bulunan, 16 Şubat 1969’da, Taksim’de, ilerici ve devrimci gençliği, kolluk güçlerinin desteğinde ve denetiminde pusuya düşürerek kitlesel katliam gerçekleştirmiş olan, sokak serserilerinden ve kabadayılardan oluşan lümpen proletaryayı, yani o günkü adıyla “Cihat Ordusu” nu, devrimci işçi sınıfının yerine koymuştu.
Hitler de, “kendi anlatımıyla”, “aşağı tabaka”dan gelmiş, “ayaktakımı” arasında yetişmişti. 2 Ağustos 1934’te, oyların yüzde 88’ini alarak iktidara gelmiş (Hitler Bana Dedi ki, s.149) ve kendisini iktidara taşıyan “çoğunluğun, yalnız aptalları değil, hain ve alçakları da temsil ettiğini; bomboş olan yüz beynin akıllı bir adamın yerini alamayacağını” savlıyordu (Kavgam, s. 87 ). Bu, yalnız Hitler’in değil, Almanya’nın da sonunun başlangıcı olmuştu.
“Ayak” ve “baş” tartışması, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Taksim Meydanı’nda kutlanmak istenmesi üzerine başlatılmıştı. İşçilerin sorunu ise “ayakların baş olması” sorunu değildi, ayaklar zaten baştı. Çünkü her demokratik sistemde olduğu gibi, başlar ayak, ayaklar baştır. Sorun, ayak ve baş sorunu değil, geleneksel kölelikten özgür kölelere dönüşmüş bulunan emekçilerin, tek bir sınıf olarak ekonomik haklarını demokratik kurallar içerisinde dayatma ve kazanma sorunuydu. Temsil edenlerin gücünün, emekçilerin kendi öz güçleri olduğunu duyumsatma sorunuydu da...
Peki ama ne istiyordu emekçiler, niçin istiyorlardı Taksim’i?
Onların Taksim’i istemelerinin derine inen nedenleri ve anıları vardı.
1 Mayıs 1977’de, gladyosuyla, CIA’sıyla, Amerikalı uzmanların iç savaş, sabotaj ve suikast eğitiminden geçirdiği “komando”larıyla, özel birimleriyle, işçi sınıfı, toplu olarak bir kez daha pusuya düşürülmüş; morga götürülemeyenler, Gayrettepe’de ve Sansaryan Han’da kanlı olayların tertipçileri olarak sorgulanmışlardı.
İşçi sınıfı, otuz yıl sonra bugün, sınıf olarak düşürüldüğü yerden doğrulmak istediği için istiyordu Taksim’i. Otuz yıldır çiğnenen kanların, çiğnenen onurlarının artık çiğnenmesini istemiyor. Bunun için istiyordu Taksim’i.
Uluslararası sermayenin buyruğuyla emeğin ulusal gelirden aldığı payı aşağı çekmek için 24 Ocak kararlarını imzalayanlardan; 24 Ocak kararlarını uygulayabilmek için parlamentoyu feshedenlerden; parlamentoyu feshedebilmek için darbe ile iktidara oturanlardan; darbe ile iktidara oturmak için darbeye toplumsal ortam hazırlayanlardan; darbeye ortam hazırlamak için bu ülkenin aydınıyla, emekçisiyle altı bin insanını birbirine kırdırmış olanlardan hesap sormak istediği için istiyordu Taksim’i. 12 Eylül öncesinde olduğu gibi emekçi halkın, laik-antilaik, Alevi-Sünni, sağcı-solcu olarak, dahası etnik boyutuyla birbirine kırdırılmak istenmesine karşı, sınıfı bölerek ulusun bölünmek istenmesine karşı, sınıfı bölerek ülkeyi paylaşmak için pusuda bekleyen uluslararası sermayeye karşı, tek bir sınıf, ulusun tek işçi sınıfı olarak istiyordu Taksim’i.
Erdoğan, başbakan olarak Taksim’e izin verir miydi, istese verebilir miydi?
“Ülkeyi pazarlamakla mükellef” bir başbakan olarak, pazarlanmış, satılmış ve satılmayanı satılığa çıkarılmış bir ülkenin başbakanı olarak, Taksim’i, 1 Mayıs’ta, özgürlük ve bağımsızlık türküleriyle süsleyecek olan işçi sınıfına istese de verebilir miydi, verebilecek miydi? Dün, umarız yanılmış olalım, diye yazabilirdik.
Tayyip ... işçiye,köylüye,çiftçiye,tahammül edemiyor,sinirlenip hakaret etmeye başlıyor eee nede olsa kasım paşa delikanlısı.
Türkiye'nin bütün yükünü taşıyan işçi, çiftçi ve köylü baş efendinin deyimiyle ''Ayak takımı'' çoksayın başş efendi ve yalakalarının maaşlarını ve gemiciklerinin bedelini alınteriyle ödeyen ayak takımı,
Gül'lerin, first lady (!) lerin 65 000 dolarlık saat takmaları için, emek veren çalışan ayak takımı,
Kemalettin babalar gibi satıp oğluyla paraları kırışsın diye,özelleştirilen ve hatta güzelleştirilen işlerinden atılan Ayak takımı,
Emine hanımın Müslüman kardeşi meclis sekreterlerinden bir hanımla kuma usulü imam nikahlı yaşayabilsin diye, İşsizlikten yuva kuramayan Ayak Takımı,
Tayyib'in oğlu Amerikalarda keyif yapsın askerden kaçsın diye, Şehit veren şehit olan ayak takımı,
Yandaş medyada ki aç köpekler ayakların sağladığı kemiklerden nasiplenebilsinler diye ,
Mir Dingil Mıratların kızları devlet kurumlarına sınavsız yerleştirile bilsin 10 milyon ayak takımı asgari ücretle çalışırken hanımefendi 2 milyar maaş alabilsin babasıda kızı yerindeki aysun kayacıya devlete sırtını dayayıp küfür edebilsin diye akp ye oy veren Ayak takımı,
Dün Atatürk ün ayakları altıdakileri bu gün baş yapan , alınteriyle zenginlikler yaratan ama kendileri yoksul kalan milyonlarca emekçi (ayak takımı) yi hor görüyor , aşağılıyor baş bey neden ?
Çünkü ne eşitliğe ne adalete,ne hukuka,ne bilime inanıyor.
Birilerinin çok zengin birilerinin çok yoksul olması ona doğal geliyor.
Bu nedenle işçilere '' ayak takımı'' imasında bulunmakta bir sakınca görmüyor.
Kendisi de bir zamanlar ayak takımı olan şaşbakan.
İşçi, köylü, çiftçi sesini kessin , otursun tayyip ve arkadaşlarının verdiği sadakayla yetinsin istiyor.
Emekçilerin yoksul insanların memleket meseleleriyle ilgilenmesinden rahatsız oluyor.
Onun anlayışına göre kendi partisindekiler, zenginler ve patronlar siyasetle ilgilenmeli nede olsa onlar baş.... işçi, çitftçi, köylü ise 'ayak' ve ayaklar başı yönetemezler.
Baş ....' lar yani,
Ülkeyi emperyalist ülkelerin elinde oyuncağa çeviren, sömürge durumuna düşürenler.
Ülkeyi borçlu, onursuz, bağımlı hale getirenler.
Ülkeyi yolsuzluk, talan ve sömürü cennetine çevirenler.
Bu ülkeyi akıldışılığa, gericiliğe,yobazlığa ve cehalete teslim edenler.
Bu ülkede 14 yaşındaki masum kızlara tecavüz edebilen aklı donunda Vakitçiler ve akp li nakitçiler.
Evet Tayyip in ''BAŞ'' dediği bunlar...
Peki Erdoğan ın ''Ayak'' takımı dedikleri onlar kimlerdir ?
Onlar, İşçiler, köylüler, çiftçiler, Emekçiler peki onlar ne yapmalı ? baş beye göre onlar Analarını da alıp gitsinler mi neden?
Çünkü onlar, "BAĞIMSIZ BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ" istiyor.
Onlar, "iş ve Aş" istiyor.
Onlar, "insanca yaşam, eşitlik ve özgürlük" istiyor.
'' Ayaklar'' BİZ KAÇ KİŞİYİZ' de buluşuyor, böyle baş başımıza değil Ayaklarımızın altına layıktır demek için ve layık olduğu yere indirmek için "Tek bilek Tek yürek"
Sitemizi takip eden herkes bilecektir ki, bizler emek yanlısı tutum sergileyen insanlarız. Bu emek yanlısı tutumumuzun –sağdan ve soldan- saldırıya uğradığını da belirtmeden edemeyeceğiz. Mustafa Kemal’in emekçi halk yığınlarına hitap etmediğini iddia eden ve bu ortak paydada birleşenler için, Türkiye’de Kemalistler açısından 1 Mayıs’ın neler ifade ettiğini anlatmaya çalışacağız.
Tüm tarih incelendiğinde, hayatı sınıflar arasındaki mücadelenin belirlediği görülür. Bu sınıfsal çatışmaların temelinin ezen-ezilen ilişkisinin olduğunu da belirtmemiz gerekir. Böyle bir ortamda, Kemalistler sınıfsal bakmazlar, “1 Mayıs” Kemalistlerin bayramı değildir diyerek sağdan-soldan saldırıya uğramamız düşündürücüdür.
Emperyalizme ve kapitalizme karşı ulusal kurtuluşçu mücadele veren, sosyal nizamı emek hukukuna dayandıracağını söyleyen, sınıfsız toplum ülküsünü hedef olarak koyan Mustafa Kemal’in saldırıya uğraması karşısında vereceğimiz tepki dün olduğu gibi bu gün de bellidir. Bizler, 1 Mayıs’ı bu temelde inceleyecek ve sizlerle düşüncelerimizi paylaşacağız.
1 Mayıs, Emek Savunmasıdır
1 Mayıs, dünyanın her yerinde işçi sınıfının haklarını savunmayı hedef edinmiş bir gündür. Bu açıdan, 1 Mayıs, emek savunmasıdır. Peki nedir bu “emek savunması”? Kimin “emeği kime karşı savunulacak”? Kemalistler “emeğe ve emeğin yüce değerine” nasıl bakmalıdır?
Bu sorulara –sağdan ve soldan- Kemalist olmayanların verdikleri cevapların, Kemalizm noktasında hiçbir geçerliliği yoktur. Hala Türkiye kapitalizminin kurucusu olarak gösterilen Kemalist Devrim’in gerçekte neye karşı, neden yapıldığını birçok kez açıklamış da bulunuyoruz. “Milli burjuvazi yaratma” safsatasının da gerçekte ne olduğunu anlattık. Bu açıdan, Kemalistler bu soruları çoktan aşmış durumdadırlar. Bu yüzden, hala düzen içindeki verilerle “kemalizmi ve Mustafa Kemal’i” istedikleri yörüngeye sokmak isteyenlerin; bizim 1 Mayıs konusundaki düşüncelerimizi dikkatle takip etmelerini öneriyoruz. Konuyu dağıtmadan devam edelim.
İlk önce, Gazi’nin bu cümlesini değerlendirerek “emek savunmasının” ne olduğunu açıklamaya çalışalım. “Sosyal nizamı emeğin hukukuna dayandıran sistem” de ne demektir? Dünyada herhalde bunu başka bir lider söylese, anında “komünist” damgasını vururlardı. Oysa ki, bizim böyle bir iddiamız da yoktur, ama iddialı olduğumuz bir nokta vardır ki, o da Mustafa Kemal’in toplumsal nizamı “emeğe göre şekillendirmek” istediğidir. Mustafa Kemal’in anladığı “HALKÇILIK” budur. O halde söylemeliyiz, emek savunması emekçi kitlelerin emeğini, burjuvaziye karşı korur ve burjuvazinin sonunu getirmek için mücadele verir.
“Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi , gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.”
Gazi’nin bu sözlerini de dikkatlice tahlil etmek gerekir. Ne “köylü” milletin efendisidir diyerek meyhane sosyalistliği yapmalı ne de bu sözlerin gerçek manasını gözden kaçırmalıdır.
Gerçek nedir? Gerçek hiç şüphe yok ki, emek verenin, üretenin iktidarının savunulmasıdır. Gazi, köylüyü, gerçek üretici olduğu için, en fazla ezilen sınıf olduğu için “milletin efendisi” yapmıştır. Peki neden “işçi sınıfı” değil de, köylü? Bu da Mustafa Kemal Türkiye’sinin şartlarıyla alakalıdır. Sanayisiz, yarı feodal-yarı sömürge bir memleket ele alan Mustafa Kemal’in Türkiye’sinde “işçi sınıfının” olmadığı gerçeğini gözden kaçırmamak gerekir.
Peki günümüzde durum nedir? Şimdi kim diyebilir ki, “Türkiye’de işçi sınıfı yoktur.”? Kim diyebilir ki, “köylü temel üretici olma işlevini yitirmiştir”? Herkes kabul etmelidir, Türkiye’de “sınıflar” oluşmuştur ve temel üretici güç “işçi-köylüdür”. İlginçtir ki, Gazi’nin hedeflerine ulaşılamamış ve üretici güçler “efendi” değil, şehirlerde “çağdaş” köle, köylerde “sadece köle” olmuştur.
Emek Savunması, Sınıfsaldır
Bunun sebebi, Mustafa Kemal’in “toplumcu-kamucu” anlayışının yıkılması değildir de nedir? Bu yüzden, Mustafa Kemal emek savunucusudur. Emek savunuculuğu ise, sınıfsal bir meseledir. Şimdi, -sağdan ve soldan- meczuplar diyeceklerdir ki, Mustafa Kemal “sınıf” kavramını reddetmiştir, bu yüzden meselelere “sınıfsal” bakmaz.
Mustafa Kemal’in sözleriyle bunu ispatlamaya kalkanları görebiliriz. “Biz sınıfsız bir milletiz, halkımız sınıflara göre değil; meslek gruplarına göre ayrılmıştır.”
İlginç gelebilir belki, ama bu bile Mustafa Kemal’in sınıfsal baktığının göstergesidir. “Sınıfların gerçekten oluşmadığı” bir toplumda, “sınıfsal bakış açısı” budur ve bu olmalıdır.
Bu noktada birkaç kendini bilmez Kemalizm özürlüsü, Mustafa Kemal’in “milli burjuvazi” yaratmak istediğini, Mustafa Kemal’in sınıfsal bir bakışı olsa da, bunun burjuvaziden yana olduğunu söyleyebilir, söyleyemese de bunu bir şekilde dillendirebilir. Bu noktada birçok kez gerçekleri söylediğimizi yukarıda anlatmıştık. Fakat, bu konuyu yine de kısa bir şekilde değerlendirmek gerekecektir.
İlk önce, Mustafa Kemal’in hangi şartlarda, “milli burjuvazi” yaratmaya çalıştığını ve bu çalışmalar sonucunun nereye vardığını görmemiz gerekir. Diyorlar ki, Gazi sınıfsal bakmazmış ama milli burjuvazi taraftarıymış. Bu cümlenin kendi içindeki çeliksi şimdilik konumuz dışındadır, esas meselemiz iddia edilen Gazi’nin milli burjuvazi yaratma hevesidir. Her şeyden önce, şunu belirtmemiz gerekir, Gazi Türkiye’nin o koşullarında “milli kapitalist” bir sistem dahi uygulasa, gerici değil ilerici bir hamle yapmış olurdu. Bu olay Gazi’nin sınıfsal bakmadığını veyahut da Gazi’nin emek yanlısı olmadığını göstermez. Karl Marks’ın “Serbest Ticaret Sorunu Üzerinde” isimli yazısında, “serbest ticaretin, tutucu anlayışa göre daha ileride olduğunu” savunduğunu ve ismi geçen Marks’ın bilimsel sosyalizmin kurucusu olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Bunun böyle olması bile, Gazi’nin kapitalizm yanlısı, emek düşmanı ve sınıfsal bakış açısını reddeden birisi olduğunu göstermediği gibi, gerçekte Mustafa Kemal; tam olarak bunu da gerçekleştirmek istememiştir.
Gazi, sınıfların oluşmadığı bir toplumda sınıfsız-sömürüsüz bir toplumun hedefini kurmuştur ki; devletçilik-halkçılık ilkeleri bu anlayışın teminatıdır.
Sınıf Mücadelesi, Milli Mücadeledir
Bunun yanı sıra, Mustafa Kemal’in “milli sınıflar” üzerinde bir düzen kurmaya çalıştığını da tahlil etmemiz gerekir. Şimdi herkes çıkar, diyebilir ki, “milli sınıflar” nedir? Sınıfsallık ile milliliğin ne alakası olabilir? Bunu diyenler sağdan ise, onlara sadece acıyoruz. Soldan ise, onlara Lenin’i daha iyi takip etmelerini ve anlamalarını önermekten başka yapabileceğimiz hiçbir şey yok.(Mustafa Kemal’i anlamalarını önerirdik, ama önyargılarıyla bunu başarabilecek zeka seviyesine sahip olmadıklarını düşünüyoruz)
Bu noktada ezilen-mazlum ulusların –yani kapitalizmi yaşamamış ulusların- verecekleri sınıf mücadelesinin tam manasıyla verecekleri “milli mücadele” olduğunu görmemiz gerekir.
“BİZ; HAYATINI, İSTİKLALİNİ KORUMAK İÇİN ÇALIŞAN ERBABI SA’YIZ (EMEKÇİLERİZ), ZAVALLI BİR HALKIZ. MAHİYETİMİZİ BİLELİM. KURTULMAK,YAŞAMAK İÇİN ÇALIŞAN VE ÇALIŞMAYA MECBUR BİR HALKIZ!...”
Mustafa Kemal’in “milli mücadelemizin” açıklayıcısı bu düşünceleri, bizlerin tespitlerinin doğruluğunu da ispat etmektedir. “Tümüyle mazlum ve mağdur” olan bir halkın evlatları olarak, bizim İstiklal Harbi’nde ve sonrasında verdiğimiz “sınıfsal mücadele”, “milli mücadele” olarak cereyan etmiştir. Milli Kurtuluş Hareketlerinin de önemi işte tam bu noktada ortaya çıkmıştır.
Peki günümüz Türkiye’si açısından durum nedir? Buna göre değerlendirme yapmak herhalde her kemalistin yapması gereken en önemli iştir. Evet kabul ediyoruz Türk Halk’ı hala mazlum ve mağdurdur. Evet kabul ediyoruz, Türkiye’de sınıflar da oluşmuştur. Fakat kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de milli sınıfların varlığı söz konusu olduğu gibi, gayri milli sınıfların varlığı da söz konusudur.
İşte tam bu noktada biz kemalizmi Türkiye’de “milli sınıflara” dayandırma zorunluluğunu kendimizde görmekteyiz. Daha da açmak gerekirse, Türkiye’de Kemalizm komprador burjuvazinin değil(başka türlü olması zaten beklenemez), emekçi Türk HALKI’nın ideolojisi haline gelmelidir. Bu geçmişte zaten böyleydi, günümüzde bunu derinleştirmek ise bizim görevimiz olmalıdır.
Milli mücadelenin sınıfsal mücadele ile olan ilişkisi de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Buraya gelmişken, milli mücadelenin “vatan savunması” olduğunu da görmezden gelmemek gerekir. Vatan savunması ise, vatan topraklarında bağımsızlıkçı ve eşitlikçi bir düzen kurmaktan geçmektedir. Tüm üçüncü dünya ülkelerinde var olan gerçek budur.
1 Mayıs’ın bizdeki anlamı da işte tam olarak burada şekillenir. 1 Mayıs vatan savunmasıdır dolayısıyla mazlum Türk Halkı’nın, Türk emekçisinin haklarının savunmasıdır. Mustafa Kemal İstiklal Harbi’mizde ve daha sonraki dönemde bu yolda ilerlemişti, bu yüzden bu gün biz Kemalistlere düşen görev de bu yolu sınıfsal bakış açımızla derinleştirmektir. 1 Mayıs, bu yüzden biz Kemalistler için önemlidir. Ve yine bu yüzden, 1 Mayıs mağdur ve mazlum olan Türkiye Halkı’nın bayramıdır ve bu bayrama Kemalistler sonuna kadar sahip çıkacaktır.
Hem Türkiye Halkı’nı sömüren ve köleliğe mahkum eden sermayeyi kıracağız hem de bu sebeple bağımsızlığımızı elde etmek için doğal olarak HALKÇI olacağız, emekten yana olacağız.
Bu yüzden haykırıyoruz:
Yaşasın 1 Mayıs… Yaşasın Bağımsız ve Eşitlikçi Türkiye..! Yaşasın Kemalizm...!